58 yaşındayım Menopoza gireli neredeyse on yıl oldu

Bekleme salonunda otururken kendimi en kötüsüne, bir tümör ya da amansız bir hastalık haberine hazırlamıştım. Sonuçlar geldiğinde doktorun yüzündeki ifadeyi asla unutamam. Kağıda bakıyor, sonra bana bakıyor, sonra tekrar kağıda dönüyordu. “Meryem Hanım,” dedi yutkunarak. “Burada bir imkansızlık var.” Beni hemen ultrason odasına aldılar. Buz gibi jel karnıma değdiğinde titredim. Monitörün ışığı karanlık odayı aydınlattı. Doktor cihazı karnımda gezdirdi, gezdirdi… ve aniden durdu. Oda ölüm sessizliğine büründü. “Ne görüyorsunuz?” diye fısıldadım. Sesim çıkmıyordu. “Çok mu büyük?” Doktor bana dönmedi. Gözleri ekrana kilitlenmişti. “Hayır,” dedi titrek bir sesle. “Kötü bir şey değil… Bir kalp atışı.” 58 yaşındaydım. Tıbben imkansız denilen, mucize sayılan bir şeyi yaşıyordum. Ben, hamileydim. Ama monitöre, o ritmik şekilde yanıp sönen küçük noktaya ve doktorun işaret ettiği o ufak detaya dikkatlice baktığımda asıl şoku o zaman yaşadım. Monitördeki o küçücük, ritmik şekilde atan noktaya bakarken nefesim kesildi. Doktor sessizce ekranın sağ alt köşesini işaret etti. "Bir dakika..." dedi. "Bir şey daha var." Kaşlarını çattı, ultrason probunu biraz daha kaydırdı. Sonra ikinci kez durdu. Odadaki hemşire şaşkınlıkla ekrana yaklaştı. Doktor derin bir nefes aldı. "Meryem Hanım..." "Evet?" "Sanırım yalnızca bir bebek görmüyorum." Kalbim göğsümden çıkacak gibiydi. "Ne demek istiyorsunuz?" Doktor ekranda iki farklı noktayı işaret etti. "İki ayrı kalp atışı var." Kulaklarım uğuldamaya başladı. "İkiz..." Kelimeyi ben değil, yanımdaki hemşire fısıldadı. Ben ise konuşamıyordum. Elleri buz kesmiş bir halde sadece ekrana bakıyordum. Ellili yaşların sonunda, menopozun üzerinden neredeyse on yıl geçmişken... Ben ikiz bebek bekliyordum. Haber kısa sürede bütün aileye yayıldı. Büyük kızım Elif ağlamaya başladı. "Anne... bu mümkün değil." Küçük kızım Zeynep ise doktorlara tekrar tekrar aynı soruyu soruyordu. "Testler karışmış olamaz mı?" Doktorlar üç farklı laboratuvarda yeniden kan testi yaptılar. Sonuç değişmedi. Beta hCG değerleri yüksekti. Ultrason görüntüleri açıktı. İki canlı gebelik vardı. Ancak doktorların aklını kurcalayan başka bir konu vardı. "Meryem Hanım..." "Evet?" "Menopoza gireli kaç yıl oldu?" "Dokuz... belki on." Doktor başını salladı. "Doğal yolla oluşmuş bir gebelik olma ihtimali inanılmaz derecede düşük." "Ben de bunu söylüyorum zaten." "O halde..." Cümlesini tamamlayamadı. Çünkü benim de cevabını bilmediğim bir soru vardı. Eşim Hasan yedi yıl önce hayatını kaybetmişti. O günden sonra hiçbir erkek hayatıma girmemişti. Kimseyle birlikte olmamıştım. Bu gerçeği doktorlara söylediğimde odadaki herkes birbirine baktı. İçlerinden biri, çok dikkatli bir ses tonuyla sordu: "Yakın zamanda herhangi bir tüp bebek tedavisi gördünüz mü?" "Hayır." "Embriyo transferi?" "Hayır." "Herhangi bir hormon tedavisi?" "Hayır." Odadaki sessizlik ağırlaştı. Başhekim çağrıldı. Eski dosyalarım istendi. Yıllar önce geçirdiğim bütün ameliyatlar incelendi. Ve işte o zaman, unutmaya çalıştığım bir olay yeniden karşıma çıktı. Yaklaşık sekiz ay önce safra kesesi ameliyatı olmuştum. Basit bir operasyondu. İki gün hastanede kalmış, sonra taburcu edilmiştim. Başhekim dosyayı kapattı. "Bu ameliyatın yapıldığı gün laboratuvarda ciddi bir karışıklık yaşandığını görüyoruz." Anlamadım. "Nasıl yani?" "Henüz kesin konuşamayız." "Ama bazı kayıtlar eksik." Hastane yönetimi hemen soruşturma başlattı. Eski güvenlik kameraları incelendi. Laboratuvar kayıtları açıldı. Bir hafta sonra telefonum çaldı. Başhekimdi. "Meryem Hanım." "Sizinle yüz yüze görüşmemiz gerekiyor." Toplantı odasında dört kişi vardı. Başhekim. Hastanenin avukatı. Laboratuvar sorumlusu. Ve sağlık müdürlüğünden gelen bir müfettiş. Başhekim konuşmaya başladı. "Öncelikle sizden özür diliyoruz." "Neden?" "Çünkü elimizde çok ciddi bulgular var." Masaya bir dosya koydu. Sekiz ay önce aynı gün hastanede tüp bebek tedavisi gören iki farklı çift bulunuyordu. Embriyolar laboratuvarda hazırlanmıştı. Ancak elektronik kayıt sisteminde o gün yaşanan bir arıza nedeniyle numaralandırmalarda karışıklık meydana gelmişti. Ben şaşkınlıkla baktım. "Bunun benimle ne ilgisi var?" Başhekim gözlerini yere indirdi. "Ameliyatınız sırasında size rutin serum ve ilaç uygulanmış." "Evet." "Ama soruşturmaya göre, laboratuvarda çalışan bir teknisyen yanlış hastayı hazırlamış." O an odadaki herkes sustu. Başhekim cümleyi güçlükle tamamladı. "İlk bulgular... size yanlışlıkla embriyo transferi yapılmış olabileceğini gösteriyor." Sanki dünya durmuştu. "N... ne?" "Bu tıbben neredeyse görülmemiş bir hata." "İmkânsız..." "Biz de öyle olduğunu düşünüyorduk." Aylar süren DNA incelemeleri yapıldı. Sonuç açıklandığında bütün ülke bu olayı konuşuyordu. İkizlerin biyolojik annesi bendim. Çünkü hamileliği taşıyan bendim. Ama genetik olarak çocuklar bana ait değildi. Başka bir çifte aittiler. Hastane milyonlarca liralık tazminat davasıyla karşı karşıya kaldı. Diğer aile ise gözyaşları içinde benimle tanıştı. Onlar da yıllarca çocuk sahibi olabilmek için mücadele etmişti. Hiç kimse kötü niyetli değildi. Ama tek bir laboratuvar hatası, altı insanın hayatını sonsuza dek değiştirmişti. Aylar sonra mahkeme kararını verdi. Çocuklar doğana kadar tüm tıbbi kararlar bana ait olacaktı. Doğumdan sonra ise velayet konusunda bütün tarafların yararı gözetilerek ayrı bir değerlendirme yapılacaktı. İkizler sağlıklı bir şekilde dünyaya geldi. O gün onları ilk kez kucağıma aldığımda, kan bağı mı yoksa kalp bağı mı daha güçlüdür, bunun tek bir cevabı olmadığını anladım. Hayat bana elli sekiz yaşında yeniden anneliği öğretmişti. Ama aynı zamanda, bazen en büyük mucizelerin bile beklenmedik ve acı gerçeklerle birlikte gelebileceğini de göstermişti.
Copyright © 2015. All Rights Reserved.