Aile Şartı İntikam Hikayesi
Çek hâlâ masanın üzerinde duruyordu. İkimiz de ona dokunmadık. Bir süre sessizce oturduk. Dışarıdaki araba sesi çoktan kaybolmuştu. Annemle babam gitmişti ama yıllardır evimizin içinde dolaşan o ağırlık da sanki onlarla birlikte çıkıp gitmişti. "Biliyor musun?" dedim sonunda. "Neyi?" diye sordu Kerem. "Yıllarca senin adına öfkelendim." Başını çevirdi. "Onlar sana her laf attığında, her küçümseyici bakışlarında, her sözde şakalarında... Senin sessiz kalmana kızıyordum." Kerem hafifçe gülümsedi. "Biliyorum." "Ben savaşmak isterken sen hep sakin kaldın." Çayından bir yudum aldı. "Çünkü onların ne düşündüğünü değiştiremezdim." "Peki neden hiç karşılık vermedin?" Bir an düşündü. "Çünkü hayatım boyunca insanların beni küçümsemesine karşı savaşsaydım, kendime bir hayat kuracak vaktim kalmazdı." O cevap içime işledi. Çünkü haklıydı. Ailem bütün bu yıllar boyunca Kerem'in boyunu konuşmuştu. Ama Kerem kendi geleceğini inşa etmişti. Onlar onun nereden geldiğini küçümsemişti. O ise yüzlerce insana iş veren bir şirket kurmuştu. Onlar onun farklılığını kusur olarak görmüştü. O ise o farklılıkları güç haline getiren bir dünya yaratmıştı. Aslında kaybeden hiçbir zaman Kerem olmamıştı. Bunu o gün ilk kez gerçekten anladım. Üç ay sonra annem aradı. Numarasını görünce uzun süre telefona baktım. Sonunda açtım. Sesi eskisinden daha yaşlı geliyordu. "Dışarıda mısın?" diye sordu. "Hayır." Bir sessizlik oldu. "Ev satıldı." Ne diyeceğimi bilemedim. "Üzgünüm," dedim. Ve gerçekten üzgündüm. Çünkü ne olursa olsun onlar benim ailemdi. "Canan..." dedi annem. İlk kez sesinde gurur ya da inat yoktu. Sadece yorgunluk vardı. "Baban sana söylemeyecek ama... hata yaptık." Gözlerimi kapattım. Yıllarca beklediğim cümle buydu. Ama duyduğumda düşündüğüm gibi hissettirmedi. Zafer gibi değildi. Daha çok bir yaranın sonunda kabul edilmesi gibiydi. "Kerem'e çok kötü davrandık." Sessizce dinledim. "Ve galiba..." diye devam etti. "Onun hakkında yanıldık." İlk kez bahane üretmiyordu. İlk kez "ama" demiyordu. İlk kez gerçekten özür diliyordu. Telefonu kapattıktan sonra Kerem'e anlattım. Sadece başını salladı. "Kabul ediyor musun?" diye sordum. Bir süre düşündü. "Affetmek başka şey," dedi. "Güvenmek başka." Haklıydı. Bazı köprüler yeniden kurulabilir. Ama aynı yerden geçmezler. Bir yıl sonra şirketlerinin son kalan borçlarını ödeyebilmek için annemle babam küçük bir daireye taşındılar. Bizden para istemediler. Bir daha hiç istemediler. Bazen bayramlarda görüştük. Bazen akşam yemeklerinde. Babam artık şaka yapmıyordu. En azından o tür şakalar yapmıyordu. Bir gün sofrada Kerem'e dönüp sessizce şöyle dedi: "Şirketini ziyaret ettim." Kerem şaşırdı. "Ne zaman?" "Geçen ay." Ben de şaşırmıştım. Babam devam etti. "Çalışanların senden bahsediyordu." Sesi yavaşladı. "Seninle gurur duyuyorlar." Kerem hiçbir şey söylemedi. Babam da. Ama yıllar önce düğünümüzde mikrofonu eline alan adamla, karşımda oturan adam aynı kişi değildi. Belki tamamen değişmemişti. Ama ilk kez öğrenmeye başlamıştı. O gece yatmadan önce mutfaktan geçerken masanın üzerindeki eski çeki buldum. Kerem onu hiç bozdurmamıştı. Hatıra olarak saklamıştı. Arkasına da küçük bir not yazmıştı: "Saygı satın alınamaz." Çeki elimde tutup uzun süre baktım. Çünkü o gün mesele hiçbir zaman 20.000 dolar olmamıştı. Mesele para değildi. Mesele, yıllarca küçümsedikleri adamın onlardan daha büyük bir insan olduğunu sonunda görmek zorunda kalmalarıydı. Ve en güzel kısmı şuydu: Kerem bunu onlara hiçbir zaman kanıtlamaya çalışmamıştı. Sadece kendisi olmuştu. Bu da bütün cevaplardan daha güçlü çıkmıştı.