Annem, 75 yaşında bir kadın

“O kapsül senin hakkında kızımın bildiğinden daha fazlasını biliyor.” Dünyam başıma yıkıldı. “Anne, bana bunun ne olduğunu söyle.” Yutkundu. Yüzüne yine ağrı yayıldı. “Bir kapsül.” “Nasıl bir kapsül?” “Onun bulamaması için yuttuğum kapsül.” Murat birden anneme doğru atıldı. “Kes sesini, bunak kadın!” Hiç düşünmeden annemin önüne geçtim. Hemşire çoktan telefonunu çıkarmıştı. Koridorun sonunda bir güvenlik görevlisi hızla yaklaşıyordu. İlk kez kocamın gözlerinde korku gördüm. Beni kaybetme korkusu değildi bu. Annemin konuşmaya devam etmesinden korkuyordu. “Dört ay önce evime geldi,” dedi annem. “Yanında poğaça ve sıcak elma çayı vardı. Kendini iyi damat gibi göstermeye çalışıyordu. Ama ben çoktan bir şeylerin ters gittiğini anlamıştım.” Doktor bana baktı. Nefes almakta zorlanıyordum. “Onu Kadıköy Hali’nde gördüm,” diye devam etti. “Komşum Ayşe Hanım’la sebze almaya gitmiştik. Bir depoların arkasında bir adamdan zarf aldığını gördüm.” “Yalan söylüyor,” diye tükürür gibi konuştu Murat. “Kayda aldım,” dedi annem. “Senin sürekli alay ettiğin eski telefonumla.” Hemen hatırladım. Kenarları çatlamış, ekranı bantla tutturulmuş pembe telefonunu… Her zaman pazar çantasının içinde taşırdı. “Neyi kaydettin?” diye sordum. Annem bana öyle bir hüzünle baktı ki bir anda yıllarca yaşlanmış gibi hissettim. “Kocanın, sigorta işlemlerinin hazır olduğunu söylediğini.” Kanım çekildi. “Ne?” “Senin birkaç evrak imzalamanın kaldığını söylüyordu. Bir de benim önce ölmemin işlerini kolaylaştıracağını… Hasta yaşlı bir kadının kimseye lazım olmadığını söylüyordu.” Sessizlik üzerimize çöktü. Murat ağzını açtı. Ama hiçbir şey söyleyemedi. “Gerçeği anladığımda,” diye devam etti annem, “telefondaki hafıza kartını babandan kalma küçük metal bir kapsülün içine koydum. Baban onu gençliğinde boynunda taşırdı.” Boğazım düğümlendi. “Onu nereye saklayacaktın?” “Kur’an-ı Kerim’in durduğu rafın arkasına koymayı düşündüm. Ama Murat o gece geri geldi.” “Neden bana söylemedin?” “Çünkü seni defalarca şişmiş gözlerle eve dönerken gördüm. Yorgun olduğunu söylüyordun.” Sesi titredi. “Bir anne kızının sessizliğini bilir. Elimde kanıt olmadan konuşsaydım seni bana karşı çevirecekti.” Gözlerinden yaşlar süzüldü. “Kolumu tuttu. Çekmecelerimi karıştırdı. Babanın fotoğraf çerçevesini kırdı. Bahçedeki güllerimi söktü.” Gözlerimi kapattım. “Sonra kapsülü ağzıma attım… ve yuttum.” Ellerimi göğsüme bastırdım. “Anne…” “Kendi kendine çıkar sanmıştım. Çıkmadı. Sonra yanmalar başladı.” Murat bağırdı: “Bu kadın aklını kaçırmış! Çöp yutmuş, şimdi de beni suçluyor!” Doktor soğukkanlılıkla konuştu: “Nesne bağırsakta sıkışmış durumda. Ciddi iltihap var. Eğer delinmeye neden olursa hastayı kaybedebiliriz.” Annem doktora bakmadı. Bana baktı. “Bu yüzden gelmek istemedim.” Gözleri doldu. “Bir tetkikte ortaya çıkarsa onun geleceğini biliyordum.” O sırada Murat ekrana doğru bir adım attı. Güvenlik görevlisi hemen önüne geçti. “Bana dokunmayın,” diye homurdandı Murat. “Geri çekilin beyefendi.” Öfkeyle nefes aldı. Sonra ağzından kaçırdı: “O kapsül bana ait.” İşte her şeyi ele veren cümle buydu. Kimse nefes almadı. Ona baktım. Yıllarca evinde, masanda, yatağında yaşamış ama aslında hiç tanımadığın bir yabancıya bakar gibi. “Teşekkür ederim,” dedim. Kaşlarını çattı. “Neden?” “Çünkü itiraf ettin.” Hemşire hâlâ kayıt alıyordu. Sonrası çok hızlı gelişti. Ambulans çağrıldı. Annem sedyeye alınırken kolumu tuttu. “Evde mavi bir defter var,” diye fısıldadı. “Nerede?” “Kur’an rafının arkasında. İsimler, tarihler, araç plakaları… Her şeyi yazdım. Kapsüle bir şey olursa diye.” “Konuşma artık.” “Beni dinle. Murat senin imzalarının kopyalarını çıkardı. Seni evsiz, parasız ve annesiz bırakacaktı.” Nefesim kesildi. Hemen annemin komşusu Ayşe Hanım’ı aradım. Mahallede gözünden hiçbir şey kaçmayan, herkesin sevdiği güçlü bir kadındı. “Yedek anahtar saksının altında,” dedim. “Lütfen eve girip mavi defteri bul.” Tek soru sormadı. “Hemen gidiyorum kızım,” dedi. “Eğer o herif ortaya çıkarsa, elime geçen ilk şeyle kovalarım.” Akşam çökmeye başlamıştı. Caddeden korna sesleri, simitçilerin seslenişleri ve İstanbul’un hiç bitmeyen uğultusu yükseliyordu. Annem çok solgundu. Soğuk soğuk terliyordu. Ambulansın kapıları kapanmadan önce elimi sıkıca tuttu. “Eğer uyanamazsam…” “Anne, lütfen.” “Bana söz ver. Ona geri dönmeyeceksin.” Cevap vermeye çalıştım. Ama tam o anda arkamıza bir polis aracı yanaştı. Ve yeni açtığım telefonuma Murat’tan bir mesaj geldi: “Konuşursan annen bu hastaneden sağ çıkamaz.” Gerçek ortaya çıkmaya yeni başlıyordu… Ve daha en kötüsü bile yaşanmamıştı. Hastanede dakikalar taş gibi ağırdı. Annemi ameliyata aldılar. Ben ise bekleme salonunda oturmuş, onun şalını ellerimin arasında sıkıyordum. Şal sabun, tarçın ve ev kokuyordu.
Copyright © 2015. All Rights Reserved.