Annem, 75 yaşında bir kadın

İki polis memuru ifade almak için geldi. Murat’ın gönderdiği mesajı onlara gösterdim. Memurlardan biri dudaklarını sıktı ve telsizine uzandı. “Çevredeki güvenlik kameralarını inceleyeceğiz. Savcılığa da bilgi verilecek.” Sözlerini zar zor duyuyordum. Gözlerim sadece ameliyathane kapısındaydı. Annemi düşünüyordum. Ağrılar içinde bahçesini süpürmesini… Sökülmüş güllerini… Sessizliğini… Ve benim ona defalarca “İyiyim anne, merak etme” deyişimi… Oysa Murat telefonumu kontrol ediyor, paramı yönetiyor ve kendi annemi ziyaret ettiğim için beni suçlu hissettiriyordu. Sorun o gün başlamamıştı. O gün sadece ilk kez bir ekranda görünür olmuştu. İki saat sonra cerrah çıktı. “Yaşıyor.” Dizlerimin bağı çözüldü. Küçük bir çocuk gibi ağlamaya başladım. “Kapsülü çıkardık,” dedi doktor. “Güvenlik altına alındı. Gerektiğinden fazla müdahale edilmedi.” Arkasından savcılıktan gelen bir görevli belirdi. Eldiven takıyordu. Elinde şeffaf bir delil poşeti vardı. İçinde küçük, koyu renkli, çizilmiş metal silindir duruyordu. Öylesine önemsiz görünüyordu ki… Ama bir insanın bütün hayatını yıkabilecek kadar güçlüydü. Yetkililerin önünde açıldığında içinden plastikle sarılmış minicik bir hafıza kartı çıktı. Bir de nemden neredeyse dağılmış küçük bir not. Tamamını okuyamadım. Ama annemin titrek el yazısını hemen tanıdım. “Bana bir şey olursa, sorumlusu Murat’tır.” O cümle içimde kalan son şüpheyi de yok etti. Gece yarısına doğru Ayşe Hanım geldi. Saçları dağılmıştı. Yorgundu. Üzerinde mutfak kokusu vardı. Mavi defteri hırkasının altında saklıyordu. “Onu gördüm,” dedi selam vermeden. “Kim?” “Murat.” Kanım dondu. “Evinize geldi.” “Ne?” “İçeri girmeye çalıştı. Ama mahalledekiler dışarıdaydı. Ona bu sokağın sahipsiz olmadığını söyledik.” Polisler birbirine baktı. Ayşe Hanım mavi defteri masaya koydu. Sanki kutsal bir emanet teslim ediyordu. İçinde isimler vardı. Poliçe numaraları. Araç plakaları. Tarihler. Meblağlar. Makbuz parçaları. Ayrıca Murat’ın başka bir adamla depo önünde çekilmiş basılı bir fotoğrafı da vardı. Yetmiş beş yaşındaki annem, eski telefonu ve inadıyla, birçok dedektiften daha sağlam bir dosya hazırlamıştı. Ama Murat hâlâ tutuklanmamıştı. Sabaha karşı üçte ortaya çıktı. Ben metal tadı veren kahvenin yanında duran otomatın önündeydim. Asansör açıldı. Murat çıktı. Gömleği kırışıktı. Gözleri kıpkırmızıydı. Artık maskesi yoktu. Rol yapmayı bırakmıştı. “Hafıza kartını ver.” Yavaşça ayağa kalktım. “Bende değil.” Alaycı şekilde güldü. “Herkesi dinliyorsun da kocanı dinlemiyorsun.” “Sen artık benim kocam değilsin.” Yüzünde nefret dolu bir tebessüm belirdi. “Ben olmadan sen hiçbir şeysin, Elif.” Eskiden bu sözler başımı eğdirirdi. Ama o gece annemin odasına baktım. Tüplerle, sargılarla ve hâlâ dimdik duran iradesiyle nefes alıyordu. “Ben Fatma Hanım’ın kızıyım,” dedim. “Bu bana yeter.” Kolumu yakaladı. Çok sert. Parmaklarının acısı, yıllardır içimde susturulmuş bir şeyi uyandırdı. Korkudan bağırmadım. Herkes duysun diye bağırdım. “Bırak beni!” İki polis memuru koridorun köşesinden çıktı. Murat kaçmaya çalıştı. Ama diğer tarafta Ayşe Hanım belirdi. Elinde kaynar çay dolu karton bardak vardı. “Yerinde olsam bunu denemezdim.” Bir anda sıkışıp kaldı. Bir yanında polis. Diğer yanında mahalle. Hastanenin beyaz ışıkları altında kelepçelendi. Götürülürken bana baktı. Hâlâ beni korkutabileceğini sanıyordu. “Pişman olacaksın.” Kolumdaki parmak izlerine baktım. Sonra gözlerinin içine. “Hayır,” dedim. “Ben sadece kim olduğumu yeniden hatırlıyorum.” Annem şafak sökerken uyandı. Gözlerini ağır ağır açtı. Eski bir pencere kepengi gibi. Yatağına yaklaştım. “O nerede?” diye sordu çatallı sesiyle. “Tutuklandı.” Bir damla yaş kulağına doğru süzüldü. “Kapsül?” “Konuştu anne.” Gözlerini kapattı. Yüzünde hafif bir gülümseme belirdi. “Sana söylemiştim… Bir gün bedenim benim yerime konuşacak.” Alnından öptüm. Uzun zamandır ilk kez ona güçlü olmasını söylemedim. Dinlenmesini söyledim. Sonraki günler ifadelerle, avukatlarla ve insanın yalnız kaldığında daha çok canını acıtan gerçeklerle geçti. Murat’ın benim adımla kredi çektiğini öğrendim. Benim üzerime sigorta yaptırdığını da. Evi korumak bahanesiyle bana devretme belgeleri imzalatmayı planladığını… Ve annemin aklını kaçırdığını söyleyerek mahalleliyi ikna etmeye çalıştığını… Bir şeyi daha öğrendim. Annem iki kez kadın destek merkezine gitmişti. Ama içeri girmeden geri dönmüştü. “Evliliğini bozmak istemedim,” demişti. Bu cümle uzun süre peşimi bırakmadı. Bazen anneler bizi koruduklarını sanarak sessizce kırılırlar. Sonunda eve döndüğünde güller zarar görmüştü. Ama hâlâ yaşıyorlardı. Ayşe Hanım bahçeyi süpürmüş, saksıları sulamış ve mutfakta sıcak bir tencere mercimek çorbası bırakmıştı. Kur’an rafı hâlâ yerindeydi. Yanında yeni yakılmış bir kandil duruyordu. Mavi defter artık saklanmıyordu. O artık bir delildi. Annem yavaş adımlarla sallanan koltuğuna yürüdü. “Bir daha dönemeyeceğimi sanmıştım.” “Ben de.” Sokağı izleyerek oturdu. Uzaktan simitçinin sesi geliyordu. Bir çocuk top oynuyordu. İstanbul her zamanki gibiydi. Hem sert hem merhametli. Gürültülü ama dayanışmayı bilen insanların şehri. Haftalar sonra onu Çamlıca Tepesi’ne götürdüm. Çok yukarı çıkamadık. Vücudu hâlâ iyileşiyordu. Aşağılarda oturduk. Hava sıcak toprak ve çam kokuyordu. Aileler dolaşıyordu. Çocuklar koşuyordu. Yaşlı çiftler banklarda sohbet ediyordu. Annem uzun süre sessizce manzaraya baktı. Sonra aniden konuştu. “Baban bana burada evlenme teklif etmişti.” Gülümsedim. “Bunu bana hiç anlatmamıştın.” Uzaklara baktı. “Bazı şeyler ancak can yakmayı bıraktığında anlatılabiliyor.” Elini tuttum. “Artık hiçbir şeyi tek başına taşıma anne.” Parmaklarımı sıktı. “Sen de taşıma kızım.” O gün filmlerdeki gibi bir mucize olmadı. Gökyüzünden yıldırım düşmedi. Murat bir anda yok olmadı. Borçlar silinmedi. Kaybedilen yıllar geri gelmedi. Ama annem artık yanmadan nefes alabiliyordu. Ve ben kendi evime dönerken kimseden izin istemedim. Bazen adalet gök gürültüsü gibi gelmez. Bazen bir tomografi görüntüsü gibi gelir. Bazen hırkasının altında bir defter saklayan bir komşu gibi. Bazen de kızının gerçeği söyleyebilmesi için korkuyu yutan bir anne gibi. O günden beri, ne zaman Çamlıca Tepesi’ni gün batımında görsem, annemi o hastane yatağında hatırlıyorum. Aynı anda hem küçücük hem de devasa görünüyordu. Murat onun sadece ilgi çekmek istediğini söylemişti. Bir konuda haklıydı. Annem gerçekten birilerinin bakmasını istiyordu. Ve sonunda baktığımızda… Onun içinde bir hastalık değil, bir kanıt bulduk. Bir tanık. Bir çığlık. Bir hüküm.
Copyright © 2015. All Rights Reserved.