Annenin verdiği ders

O akşam kimse uzun süre konuşmadı. Çocuklarım birer birer masadan kalktı. Eskiden olduğu gibi kapıya yönelmeden önce bana sarılmadılar. Çünkü bu kez aceleleri değil, utançları vardı. Ahmet Bey gittikten sonra mutfakta tek başıma oturdum. Ev sessizdi. Ama yıllardır ilk kez o sessizlik bana düşman gibi gelmiyordu. Çünkü artık yalnız bırakılmış biri gibi değil, kendi kararını vermiş biri gibi hissediyordum. Ertesi sabah valiz hazırlamaya başladım. Kırk yıllık evimi terk etmek kolay değildi. Her odada bir anı vardı. Şu duvardaki çizik Murat'ın evin içinde futbol oynadığı gün oluşmuştu. Merdivenin başındaki leke, Cansu'nun boya kovasını devirdiği zamandan kalmıştı. Bahçedeki elma ağacını ise Deniz babasıyla birlikte dikmişti. Her köşe çocuklarımın büyürken bıraktığı izlerle doluydu. Ama artık anılarda yaşamak yerine yaşamaya ihtiyacım vardı. Bir hafta sonra huzurevine taşındım. İlk gün çok garip geçti. Kimse beni tanımıyordu. Kimse çocuklarımın isimlerini bilmiyordu. Ama akşam yemeğinde yan masadaki yaşlı kadın bana dönüp gülümsedi. "İlk gün mü?" diye sordu. Başımı salladım. "Merak etme," dedi. "Burada kısa sürede aile olursun." İçimden bunun mümkün olmadığını düşündüm. Ama yanılmışım. Aylar geçti. Bahçede yürüyüş yaptım. Kitap kulübüne katıldım. Yeni arkadaşlar edindim. Yıllardır ilk kez sadece bir anne değil, sadece bir büyükanne değil... Müzeyyen oldum. Bir gün bahçede otururken telefonum çaldı. Arayan Deniz'di. "Anne, müsait misin?" Bu kez bir şey istemiyordu. Bir yere yetişmeye çalışmıyordu. Sadece konuşmak istiyordu. Ardından diğerleri aramaya başladı. Önce haftada bir. Sonra birkaç günde bir. Sonra torunlar görüntülü aramaya başladı. Ama ben artık bekleyen kişi değildim. Aramalar güzel bir sürprizdi. İhtiyaç değildi. Bir yıl sonra huzurevinin bahçesinde doğum günüm kutlandı. Yetmiş beşinci yaş günüm. Uzun bir masa hazırlanmıştı. Pastalar, çiçekler ve kahkahalar vardı. Derken giriş kapısında bir hareketlilik oldu. Başımı kaldırdım. Altı çocuğum birlikte içeri giriyordu. Yanlarında eşleri ve torunlarım da vardı. Bahçe bir anda doldu. Tıpkı eski günlerdeki gibi. Ama bu kez farklı bir şey vardı. Kimse telefonuna bakmıyordu. Kimsenin acelesi yoktu. Kimse mirastan söz etmiyordu. Deniz yanıma geldi. Elinde eski bir kutu vardı. Kutuyu açtığımda gözlerim doldu. İçinde yıllardır kayıp sandığım şeyler vardı. Çocukların yaptığı eski resimler. Babalarının mektupları. İlk karne fotokopileri. Yıllar boyunca sakladıkları anılar. Kutunun en altında ise küçük bir çerçeve duruyordu. İçinde eski evimizin fotoğrafı vardı. Arkasına bütün çocuklarım tek tek imza atmıştı. Ve altına şu cümleyi yazmışlardı: "Ev hiçbir zaman duvarlar değildi. Ev sendin anne." O an ağladım. Hem de yıllardır ağlamadığım kadar. Çünkü sonunda anladım. Benim korkum yalnız kalmak değildi. Unutulmaktı. Ama unutulmamıştım. Sadece çocuklarım çok uzun süre, sevginin de emek istediğini unutmuşlardı. Deniz elimi tuttu. "Anne..." dedi. "Biz o gece senin bizi cezalandırdığını sandık." Başımı salladım. "Hayır." "Peki ne yapıyordun?" Gülümsedim. "Aslında sizi büyütüyordum." Çocuklarım güldü. Ben de güldüm. Çünkü annelik bazen çocuklar kırk, elli yaşına gelse bile bitmiyordu. Ve o gün anladım ki... Bir annenin gerçek mirası evi, parası ya da mücevherleri değildir. Gerçek mirası, yıllar sonra bile çocuklarının vicdanında yankılanan sevgisidir.
Copyright © 2015. All Rights Reserved.