Altı yıl önce evliliğim bir yağmur gecesinde bitmişti.
O gün Ankara’da hava sabahtan beri kapalıydı.
Öğleden sonra başlayan yağmur akşama doğru şiddetlenmiş, üniversitenin mühendislik binasının camlarını dövmeye başlamıştı.
Ben laboratuvarda on altıncı saatimi dolduruyordum.
Doğum yapalı henüz bir ay olmuştu.
Doktor dinlenmem gerektiğini söylemişti.
Annem hayattayken kesinlikle beni o halde laboratuvara göndermezdi.
Ama annemi iki yıl önce kaybetmiştim.
Babam zaten yıllardır yurtdışındaydı.
Kerem ise projenin “son aşamaya geldiğini” söyleyerek her gün biraz daha fazla çalışmam için baskı yapıyordu.
O dönem üzerinde çalıştığımız sistem, akciğer görüntülerindeki bazı erken evre anomalileri sınıflandırmak için geliştirdiğim bir makine öğrenmesi modeliydi.
Projenin resmî yürütücüsü Kerem’di.
Çünkü üniversitede kadrolu öğretim üyesiydi.
Ben ise araştırma ekibinde sözleşmeli uzman olarak görünüyordum.
Kâğıt üzerindeki hiyerarşi böyleydi.
Gerçekte ise çekirdek mimariyi ben kurmuştum.
Veri temizleme yöntemlerini ben hazırlamıştım.
Modelin hatalı pozitif oranını düşüren kritik katmanı ben geliştirmiştim.
Kerem sunum yapıyordu.
Ben çalışıyordum.
Başlarda bunu sorun etmiyordum.
Advertisement
Çünkü onu seviyordum.
“Biz bir aileyiz,” derdi.
“Senin başarın benim, benim başarım senin.”
İnsan sevdiğinde bazı cümlelere inanmayı tercih ediyor.
O yağmur gecesi laboratuvar kapısı açıldı.
Kerem içeri girdi.
Üzerinde siyah bir palto vardı.
Yaklaştığında yabancı bir parfüm kokusu aldım.
Selin’in kullandığı kokuydu.
Bunu biliyordum çünkü iki hafta önce laboratuvardaki diğer kızlar doğum gününde ona aynı parfümü hediye etmişlerdi.
Başımı bilgisayardan kaldırdım.
“Defne uyudu mu?”
“Annem yanında.”
“Sen eve gitmedin mi?”
“Seninle konuşmam lazım.”
Sesindeki ton mideme taş gibi oturdu.
Kerem masanın karşısına geçti.
“Stanford bağlantılı bir araştırma merkezinden teklif aldım.”
Bir an sevindim.
Gerçekten sevindim.
“Ciddi misin?”
“Evet.”
Advertisement
“Bu harika.”
Kerem sustu.
Sonra cümlesini tamamladı.
“Selin de benimle geliyor.”
O anda sevincim dağıldı.
“Neden Selin?”
“Ekibimden birini götürme hakkım var.”
“Projeyi en iyi bilen kişi benim.”
“Sen yeni doğum yaptın.”
“Üç haftadır buradayım.”
“Amerika’ya bir aylık bebekle mi geleceksin?”
“Gerekirse.”
Kerem güldü.
Küçük, aşağılayıcı bir gülüştü.
“Elif, gerçekçi ol.”
Bilgisayar ekranını ona çevirdim.
“Gerçekçi olan şu.
Bu modelin son doğrulama katmanı tamamlanmadı.
Ben olmadan çalışmayacak.”
“Çalışır.”
“Hayır.”
“Belgeler bende.”
“Belgeler model değil.”
Advertisement
“Projenin yürütücüsü benim.”
İşte o zaman ilk kez niyetini açıkça gördüm.
“Beni ekipten çıkarıyorsun.”
“Kimse seni çıkarmıyor.
Bir süre geri çekileceksin.”
“Selin benim yerime mi geçecek?”
“Selin yüksek lisansını tamamladı.
İngilizcesi iyi.
Amerika’daki ekipte daha rahat çalışır.”
Sandalyeme yaslandım.
“Benim eğitimimi küçümsemeye mi başlayacaksın şimdi?”
Kerem ellerini masaya koydu.
“Elif, sen lisansı bitirdikten sonra akademide devam etmedin.”
“Annem kanser olduğunda bıraktım.”
“Sebebi önemli değil.
Akademik unvanın yok.”
O cümleyi yıllarca unutmadım.
Sebebi önemli değil.
Annem iki yıl boyunca kemoterapi görürken hastane koridorlarında sabahladığım için doktora başvurumu kaçırmıştım.
Kerem bunu biliyordu.
Yanımdaydı.
En azından ben öyle sanıyordum.
“Peki ya üç yıllık çalışma?”
Advertisement
“Kurumsal proje.”
“Çekirdek algoritmayı ben yazdım.”
“Bunu kim kanıtlayacak?”
Sessizlik oldu.
Kerem gözlerimin içine bakarak devam etti.
“Bir gün makale yayımlandığında insanlar baş araştırmacının adına bakacak.
Kimsenin veri tablolarını kimin temizlediğiyle ilgileneceğini sanmıyorum.”
O anda içimde bir şey kırıldı.
Ama ağlamadım.
Sadece bilgisayar ekranını tekrar kendime çevirdim.
“Çık.”
“Elif…”
“Laboratuvardan çık.”
Kerem çantasını aldı.
Kapıya kadar yürüdü.
Çıkmadan önce son kez dönüp baktı.
“Bu kadar duygusal davranırsan kariyerinde hiçbir yere gelemezsin.”
O gece eve döndüğümde kayınvalidem Neriman Hanım salonda oturuyordu.
Önündeki sehpanın üzerinde bir dosya vardı.
Kerem pencerenin yanında ayakta duruyordu.
Neriman Hanım dosyayı bana itti.
“İmzala.”
İlk sayfada anlaşmalı boşanma protokolü vardı.
Advertisement
Defne yatak odasında uyuyordu.
Bir aylık bebeğin çıkardığı o küçük nefes seslerini salondan bile duyabiliyordum.
Neriman Hanım konuşmaya başladı.
“Kerem’in önünde büyük fırsat var.
Sen bebekle burada kalırsın.
O Amerika’da kariyerine bakar.”
“Biz evliyiz.”
“Evlilik kariyerden önemli değil.”
“Size göre.”
“Bak kızım…”
Bana hiçbir zaman kızım dememişti.
O gece ilk kez dedi.
“Kerem büyük adam olacak.
Senin de onun yolundan çekilmen gerekiyor.”
Kerem hiçbir şey söylemedi.
Ona baktım.
“Gerçekten boşanmak istiyor musun?”
Gözlerini kaçırmadı.
“Bence en doğrusu bu.”
“Defne?”
Bakışları yatak odasına kaydı.
Sonra hayatım boyunca unutamayacağım o cümleyi söyledi.
“Zaten bana çok benzemiyor.”
Bir insanın kalbi kırıldığında ses çıkarmıyor.
Bunu o gece öğrendim.
Advertisement
Kalemimi aldım.
Protokolü baştan sona okudum.
Ev Kerem’in üzerineydi.
Araba Kerem’in üzerindeydi.
Banka hesabı çoğunlukla boştu.
Neriman Hanım bana elli bin lira teklif etti.
Almadım.
Tek şart koydum.
“Kızım benim soyadımı taşıyacak.”
Kerem omuz silkti.
“Nasıl istersen.”
Yarım saat sonra bavuluyla çıktı.
Koridorda telefonla konuşurken sesini duydum.
“Selin, bitti.
Sabah havaalanında buluşuruz.”
O kadar yumuşak konuşuyordu ki…
Bir an kapının arkasında başka bir adam olduğunu sandım.
O gece Defne’nin beşiğinin başında saatlerce oturdum.
Sonra odadaki eski oyuncak tavşanı aldım.
Karnındaki gizli dikişi açtım.
İçinden küçük bir USB çıkardım.
Kerem’in bilmediği, sistemin gerçek çekirdek kodu oradaydı.
Ama hikâyenin en önemli kısmı USB değildi.
Boşanmadan iki gün önce, içimdeki kuşku yüzünden üniversitenin teknoloji transfer ofisine gitmiştim.
Kodun ilk sürümlerini, tarih damgalı geliştirme notlarını ve algoritmik mimarinin ayrıntılarını kendi adıma kayıt altına aldırmıştım.
Advertisement
Üstelik Kerem’in proje dosyasına koymadığı bir belge daha vardı.
Bölüm başkanının imzaladığı katkı beyanı.
Belgede açıkça şu yazıyordu:
“Çekirdek model mimarisi ve özgün hesaplama yöntemi Elif Yalın tarafından geliştirilmiştir.”
Kerem bunu bilmiyordu.
Çünkü o belgeyi hazırlayan bölüm başkanı Prof.
Dr.
Murat Yücel, ertesi hafta emekliye ayrılmış ve Almanya’ya taşınmıştı.
Ben de boşanmanın ardından bunu kullanmamıştım.
Neden?
Çünkü elimde bebek vardı.
Çünkü param yoktu.
Çünkü avukata verecek gücüm bile yoktu.
Çünkü bir sabah uyandığımda tek önceliğimin Kerem’i yenmek değil, Defne’yi büyütmek olduğunu fark etmiştim.
Ankara’dan İstanbul’a taşındık.
Fatih’te eski bir apartmanın üçüncü katında iki odalı bir daire tuttum.
Duvarlar nemliydi.
Kışın kombi sürekli arıza yapıyordu.
Mutfak masamız hem yemek masası hem çalışma masasıydı.
Gündüzleri veri temizleme işleri alıyordum.
Akşamları Defne uyuyunca kendi modelimi geliştirmeye devam ediyordum.
Bazen gece üçte uyuyor, sabah yedide kalkıyordum.
Bazen cebimdeki son parayla mama alıyordum.
Bazen bir haftayı mercimek çorbası ve makarnayla geçiriyorduk.
Ama hiçbir zaman Kerem’i aramadım.
Advertisement
Bir yıl sonra bir gün Neriman Hanım kapıma geldi.
Elinde eski dizüstü bilgisayarım vardı.
“Bunu evde bulduk.”
Laptopun ekranı kırılmıştı.
Alt kapağı açılmıştı.
RAM’i sökülmüştü.
“Kerem çöpe at dedi,” dedi.
“Ben sana getirdim.”
Bilgisayarı alınca ellerim titremeye başladı.
Çünkü içinde annemin son fotoğrafları vardı.
Başka hiçbir yerde yedeği yoktu.
O gece Defne’yi sırtıma bağlayıp üç farklı bilgisayarcı dolaştım.
İlk ikisi diskin hasarlı olduğunu söyleyip uğraşmadı.
Üçüncü dükkânın sahibi Emre adında yirmili yaşlarında bir gençti.
Sabaha kadar uğraştı.
Fotoğrafları kurtardı.
Para da almadı.
Ama dosyaları kontrol ederken eski bir yedek klasör bulduk.
Araştırmanın ilk iki yılına ait her şey oradaydı.
Tarih damgalı kodlar.
Versiyon kayıtları.
Kendi e-posta hesabımdan oluşturduğum notlar.
Kerem’in modelin çalışmadığını söyleyip benden yardım istediği mesajlar.
Selin’in bana gönderdiği:
“Hocam, şu kısmı yine anlamadım, yarın gösterebilir misiniz?”
Advertisement
mesajları.
Ve en önemlisi…
Kerem’in bana yazdığı bir e-posta.
“Sensiz bu algoritmanın tek satırını bile açıklayamam.
Sunumu sen hazırlarsan gerisini ben hallederim.”
O e-postayı görünce ilk defa intikam düşünmedim.
Güldüm.
Çünkü yıllardır kendimi savunmak için bağırmam gerekmiyordu.
Belgeler benim yerime konuşacaktı.
Emre o gece bana bir soru sordu.
“Abla, bunlarla dava açmayacak mısın?”
“Şimdilik hayır.”
“Neden?”
Defne sandalyede uyuyakalmıştı.
Üzerine montumu örttüm.
“Çünkü önce ayağa kalkmam lazım.”
Ve kalktım.
Yavaş yavaş.
Üçüncü yıl küçük bir yazılım şirketi kurdum.
Adını “Lodos Veri Teknolojileri” koydum.
İlk ofisimiz bir avukatlık bürosunun boş arka odasıydı.
İki masa vardı.
Bir yazıcı.
Bir kahve makinesi.
İlk çalışanım Emre oldu.
Advertisement
Sonra üniversiteden yeni mezun iki mühendis katıldı.
Biz sağlık görüntülerinden farklı bir alana yöneldik.
Hastanelerin veri güvenliği ve analiz altyapıları üzerine çalışmaya başladık.
Çünkü Kerem’le yaşadığım şey bana bir şey öğretmişti:
Bir fikri geliştirmek yetmezdi.
Onu korumayı da bilmek gerekiyordu.
Dördüncü yıl bir özel hastane zinciriyle sözleşme yaptık.
Beşinci yıl şirket büyüdü.
Altıncı yılın başında Avrupa merkezli bir sağlık teknolojileri fonu Lodos’a yatırım yaptı.
Bunların hiçbirini Kerem bilmiyordu.
Neden bilsin?
Sosyal medyada özel hayatımı paylaşmıyordum.
Şirketin görünen yüzü ben değildim.
Röportajlara kurucu ortaklarımızdan biri çıkıyordu.
Ben arka planda kalmayı özellikle seçmiştim.
Defne’nin hayatını korumak istiyordum.
Bu yüzden Kerem kapımda eski terliklerimi görünce fakir olduğumu düşündü.
Yaşadığımız apartmanın hâlâ eski olmasına bakıp başarısız olduğuma karar verdi.
Oysa o apartmanda kalmamızın sebebi para değildi.
Defne arkadaşlarından ayrılmak istemiyordu.
Mahallede herkes bizi tanıyordu.
Alt kattaki Necla Teyze okuldan erken geldiği günlerde Defne’ye bakıyordu.
Karşı komşu Haluk Amca her bayram ona kitap getiriyordu.
Ben kızımı “daha prestijli” bir semte taşımak uğruna bütün bağlarından koparmak istememiştim.
Ertesi sabah Defne’yi okula bıraktıktan sonra şirkete gittim.
Advertisement
Emre beni görünce şaşırdı.
“Bu saatte burada ne yapıyorsun?”
“Kerem döndü.”
Elindeki kahveyi indirdi.
“Amerika’daki Kerem mi?”
“Başka kaç Kerem hayatımı mahvetti?”
Emre sandalyeye oturdu.
“Ne istiyor?”
Önüne feragatnameyi koydum.
Okudukça kaşları yukarı kalktı.
“Bunu imzalarsan geçmişteki bütün haklarından vazgeçiyorsun.”
“Biliyorum.”
“Ne kadar teklif etmişler?”
“Bir milyon iki yüz.”
Emre kahkaha attı.
“Bunlar seni hâlâ altı yıl önceki hâlin sanıyor.”
“Öyle sanmaları işimize geliyor.”
Bilgisayarımı açtım.
Kerem’in şirketini araştırmıştık.
Adı HelixNova Health’ti.
Amerika’da birkaç milyon dolarlık yatırım almışlardı.
Şimdi Türkiye’ye girerken büyük bir fonla ortaklık kurmaya hazırlanıyorlardı.
Yatırımcı şirket:
Anatolia Future Ventures
.
Advertisement
Ekrandaki ismi görünce başımı kaldırdım.
Emre de bana baktı.
Çünkü o fonu tanıyorduk.
Üç ay önce Lodos’a yatırım yapan Avrupa konsorsiyumunun Türkiye’deki ana ortağıydı.
Daha da ilginci, HelixNova’nın lansmanına davet edilen bağımsız teknoloji danışmanlarından biri bizim şirketin yönetim kurulu başkanıydı.
Emre yavaşça sordu:
“Onlara söyleyecek misin?”
“Hayır.”
“Niye?”
“Kerem herkesin önünde kendi hikâyesini anlatmayı seviyor.”
Sandalyeme yaslandım.
“Bu kez sonuna kadar anlatsın.”
Öğlen avukatımız Derya geldi.
Bütün belgeleri masaya yaydık.
Teknoloji transfer ofisi kayıtlarını.
Noter tasdikli tarih belgelerini.
Eski kod yedeklerini.
E-postaları.
Derya uzun süre inceledi.
Sonra gözlüğünü çıkardı.
“Elif, bunlar düşündüğümden daha güçlü.”
“Ne kadar güçlü?”
“Eğer Amerika’daki şirket gerçekten senin özgün yönteminin türevini kullanıyorsa, yalnızca Türkiye’de değil, uluslararası fikrî mülkiyet ihlali gündeme gelir.”
“Kanıtlayabilir miyiz?”
“Bize onların mevcut sürümünü görme imkânı verirlerse.”
Emre araya girdi.
“Demo yarın yapılacak.”
Derya gülümsedi.
“O zaman yarını bekleyelim.”
Öğleden sonra telefonum çaldı.
Kerem.
Açmadım.
Üç kez daha aradı.
Sonra mesaj attı.
“Feragatnameyi saat 15.00’e kadar imzalayıp göndermen gerekiyor.”
Cevap vermedim.
Bir saat sonra Selin yazdı.
“Elif Hanım, duygusal davranıp kendinize zarar vermeyin.
Teklif edilen tutar sizin şartlarınızda ciddi bir paradır.”
Mesajı Emre’ye gösterdim.
“Cevap yazayım mı?” dedi.
“Ne yazacaksın?”
“‘Bizim şartlarımızı bir bilseniz’.”
Güldüm.
“Hayır.”
Akşam eve geldiğimde Defne masada resim yapıyordu.
Beni görünce hemen kâğıdı sakladı.
“Bakma.”
“Tamam.”
“Yarın göstereceğim.”
Advertisement
Yemekten sonra birden sordu.
“Anne, dün gelen amca babam mı?”
Elimdeki bardak durdu.
Çocukların bazı şeyleri yetişkinlerin sandığından daha hızlı anladığını o an yeniden hatırladım.
Yanına oturdum.
“Evet.”
Defne sessiz kaldı.
“Niye hiç gelmedi?”
Bu soruya altı yıldır hazırlanıyordum.
Yine de hazır değildim.
“Bazı yetişkinler kötü kararlar verir.”
“Ben bir şey mi yaptım?”
Kalbim sıkıştı.
Onu kucağıma aldım.
“Hayır.
Sen hiçbir şey yapmadın.”
“Beni sevmiyor mu?”
“Bunu onun adına söyleyemem.”
“Sen seviyor musun?”
“Dünyadaki her şeyden çok.”
Bir süre düşündü.
Sonra çok sakin bir sesle:
“Bana yetiyor,” dedi.
O gece ağladım.
Defne gördüğü için değil.
Advertisement
O uyuduktan sonra.
Sessizce.
Ertesi gün lansman İstanbul Finans Merkezi’ndeki büyük bir oteldeydi.
Kerem beni davet etmemişti.
Ama Anatolia Future Ventures’ın toplantısına Lodos Teknoloji adına resmî davetliydim.
Üzerimde koyu yeşil sade bir takım vardı.
Saçlarımı toplamıştım.
Boynumda annemden kalan küçük inci kolye duruyordu.
Salona girdiğimde yüzlerce kişi vardı.
Basın.
Yatırımcılar.
Akademisyenler.
Teknoloji sektöründen yöneticiler.
Sahnenin arkasındaki dev ekranda Kerem ve Selin’in fotoğrafı vardı.
“Yapay zekâ ile erken teşhiste yeni dönem.”
Kerem beni ilk başta görmedi.
Ön sıranın yan tarafında oturdum.
Yanımda Derya vardı.
Emre arka sıradaydı.
Sunum başladı.
Kerem sahneye çıktı.
Alkış aldı.
Altı yıl önce üniversite koridorunda gördüğüm hırslı adam gitmişti.
Sahneyi kullanmayı öğrenmişti.
“Bazen büyük fikirler küçük laboratuvarlarda doğar,” dedi.
Advertisement
“Yıllar önce Türkiye’de başlayan bir hayali bugün dünyaya taşıyoruz.”
Ekranda eski laboratuvarın fotoğrafı belirdi.
Benim masam.
Benim bilgisayarım.
Ben kadrajdan kesilmiştim.
Selin sahneye geldi.
“Kerem’le birlikte altı yıl önce çıktığımız bu yol…”
Birlikte.
Neredeyse gülüyordum.
Sonra teknik demo başladı.
Ekranda modelin mimarisi gösterildi.
İlk iki katman farklıydı.
Arayüz yenilenmişti.
Veri tabanı değişmişti.
Ama üçüncü katmana gelindiğinde Derya koluma dokundu.
Ben zaten görmüştüm.
Çekirdek yaklaşım aynıydı.
Hatta yıllar önce deneme amacıyla koyduğum sıra dışı ağırlıklandırma yapısı bile korunmuştu.
Bu bir benzerlik değildi.
Bu benim çalışmamdı.
Kerem bunun üzerine yıllarca ekleme yapmıştı.
Ama temel hâlâ bendim.
Sunumun sonunda Anatolia Future Ventures’ın CEO’su Orhan Şahin sahneye çağrıldı.
Sözleşme masası hazırlandı.
Basın öne toplandı.
Advertisement
Kerem kalemi eline aldı.
Tam imzalamak üzereyken Orhan Bey elini kaldırdı.
“İmzadan önce küçük bir hukuki hususu netleştirmemiz gerekiyor.”
Salonda hafif bir uğultu oldu.
Kerem’in yüzü değişti.
“Nedir?”
Orhan Bey danışmanına baktı.
Danışman mikrofona eğildi.
“Bu sabah tarafımıza, sunulan teknolojinin çekirdek mimarisi üzerinde üçüncü bir kişinin tarihli hak iddiası bulunduğuna ilişkin resmî evrak ulaştı.”
Kerem dondu.
Selin bana doğru baktı.
Beni gördüğü an yüzündeki renk çekildi.
Kerem de bakışını takip etti.
Göz göze geldik.
Altı yıl sonra ilk kez yüzünde gerçek korku gördüm.
Orhan Bey devam etti.
“Konunun tarafı salonda bulunuyor.”
Bütün başlar bana döndü.
Derya ayağa kalktı.
“Avukat Derya Aksoy.
Müvekkilim Elif Yalın adına buradayız.”
Kerem mikrofonu eline aldı.
“Bu saçmalık.”
Derya sakin bir sesle:
“Öyleyse belgeleri incelemek kolay olacaktır.”
Advertisement
Kerem doğrudan bana baktı.
“Elif, bu yaptığın ne?”
Ayağa kalktım.
“Sen dün kapıma geldin.”
Salonda fısıltılar yükseldi.
“Benden geçmişteki bütün haklarımdan vazgeçmemi istedin.”
Kerem konuşmaya çalıştı.
“Bu kişisel bir mesele—”
“Hayır.”
Sahneye doğru yürüdüm.
“Altı yıl önce de bana aynı şeyi söyledin.
Kişisel olanla profesyonel olanı karıştırdığımı söyledin.”
Sahnenin önünde durdum.
“Bugün sadece profesyonel konuşacağım.”
Derya USB belleği teknik ekibe verdi.
Ekranda ilk tarihli kayıt açıldı.
Kod.
Dosya oluşturma tarihleri.
Üniversite sunucu logları.
Kerem’in yüzü giderek sertleşti.
Sonra katkı beyanı gösterildi.
Çekirdek model mimarisi: Elif Yalın.
Salondaki uğultu büyüdü.
Selin mikrofonu kaptı.
“Bu belge eski!
Advertisement
Proje yıllar içinde tamamen değişti.”
Derya hemen cevap verdi.
“O zaman mevcut sisteminizde müvekkilimin imza niteliğindeki mimari modelinin neden hâlâ bulunduğunu açıklayabilirsiniz.”
Teknik uzman ekrana iki kod bloğunu yan yana getirdi.
Biri altı yıl önceki kayıt.
Diğeri az önce yapılan canlı demodan elde edilen teknik özet.
Benzerlik oranı ekrana geldi.
Yüzde 82.
Basın mensupları ayağa kalktı.
Kerem öfkeyle:
“Bu teknik manipülasyon!” dedi.
Orhan Bey’in yüzü buz gibiydi.
“Sayın Arslan, bize yaptığınız fikrî mülkiyet beyanında herhangi bir üçüncü taraf hakkı bulunmadığını söylediniz.”
“Bulunmuyor!”
“Belge var.”
“Elif ekip çalışanıydı!”
Ben ilk kez mikrofona uzandım.
“Ekip çalışanı olmam, yaptığım özgün çalışmayı yok etmiyor.”
Kerem bana doğru bir adım attı.
“Elif, burada ne yaptığını bilmiyorsun.”
“Altı yıldır ilk kez ne yaptığımı çok iyi biliyorum.”
Tam o sırada salonun arkasından bir ses geldi.
“Ben de biliyorum.”
Herkes döndü.
Kapıda yetmişlerine yaklaşmış, uzun boylu, beyaz saçlı bir adam duruyordu.
Advertisement
Kalbim hızlandı.
Prof.
Dr.
Murat Yücel.
Altı yıldır Almanya’da yaşayan eski bölüm başkanımız.
Kerem’in yüzündeki ifade tamamen dağıldı.
Murat Hoca ağır adımlarla salona girdi.
Kerem fısıldadı:
“Siz… burada ne yapıyorsunuz?”
Murat Hoca mikrofona yaklaştı.
“Dün Elif Hanım’ın avukatı beni aradı.”
Sonra Kerem’e baktı.
“Ve altı yıldır söylemem gereken bir şeyi söylemek için geldim.”
Salonda çıt çıkmıyordu.
Murat Hoca cebinden eski bir dosya çıkardı.
“Çünkü o projeyle ilgili yalnızca bir katkı beyanı yok.”
Kerem’in yüzü bembeyaz oldu.
Murat Hoca dosyayı açtı.
“Bir de sizin hakkınızda tutulmuş resmî etik kurul ön inceleme tutanağı var.”
Selin bir adım geri çekildi.
Kerem ilk kez gerçekten panikledi.
“Öyle bir dosya yok.”
Murat Hoca gözlüklerinin üzerinden ona baktı.
“Vardı.”
Dosyayı havaya kaldırdı.
Advertisement
“Ve bir kopyasını altı yıldır saklıyorum.”