Vedat devam etti. “Neriman Hanım son aylarını bir bakım merkezinde geçirdi. En çok üzüldüğü şey parasını kaybetmesi değildi. Ailesinden biri tarafından kandırılmış olmasıydı.” İçim burkuldu. “Peki Fındık neden barınağa gitti?” Vedat derin bir nefes aldı. “Neriman Hanım öldüğünde Fındık’ın bakımını üstlenmesi gereken kişi vasiyetinde açıkça belirtilmişti.” Kürşat gözlerini kaçırdı.Ben cevabı anlamıştım. “Kürşat mı?” Vedat başını salladı. “Neriman Hanım ona güvendiği zamanlarda hazırlanan eski vasiyette Fındık için de aylık bir bakım parası bırakılmıştı. Kürşat köpeği yanına aldı. Parayı da aldı.” Fındık’ı kollarımda daha sıkı tuttum. “Sonra?” Vedat’ın sesi soğudu. “Üç gün sonra onu belediye barınağına bıraktı.” Kafede birkaç kişi tepkiyle mırıldandı. Kürşat öfkeyle döndü. “Ben yaşlı ve hasta bir köpeğe bakmak zorunda değilim!” Vedat kaşlarını kaldırdı. “Doğru. Kimse sizi bir hayvanı sevmeye zorlayamaz. Ama onun bakımı için bırakılmış parayı almak başka bir mesele.” Kürşat sustu. İşte o an her şey yerine oturdu. Bu adam Fındık’a neden öyle bakmıştı? Neden onu gördüğü anda huzursuz olmuştu? Çünkü onu tanımıştı. “Sen Fındık’ı hatırladın,” dedim. Kürşat bana döndü. “Hayır.” “Hatırladın.” Sesim artık titremiyordu. “Kapıdan girdiğim anda ona baktın. Yaşlı olduğunu söyledin. Çirkin olduğunu söyledin. Ama aslında onu daha önce görmüştün.” Kürşat cevap vermedi. Vedat cebinden küçük bir zarf çıkardı. “Neriman Hanım ölmeden birkaç hafta önce bana ulaştı. Belgelerde bir sorun olduğunu fark etmişti. Dava açmaya hazırlanıyorduk fakat kendisi vefat etti.” “Dava kapandı,” dedi Kürşat hemen. “Hayır.” Vedat zarfı tezgâha bıraktı. “Ölüm davayı bitirmedi. Mirasçılar üzerinden devam etti. Ayrıca banka kayıtları ve imza incelemesi tamamlandı.” Kürşat zarfı açmadı. “Bu nedir?” “Yarın sabah size resmî olarak tebliğ edilecek belgelerin bir kopyası.” Kürşat sandalyeye oturdu. Az önce beni kapı dışarı etmeye çalışan kendinden emin adamdan eser kalmamıştı. Vedat ise hâlâ bitirmemişti. “Bir şey daha var.” Telefonunda başka bir fotoğraf açtı. Neriman Hanım bir masanın başında oturuyor, Fındık’ı kucağında tutuyordu. Fotoğrafın arkasına yazılmış bir notun görüntüsüydü. Vedat yüksek sesle okumadı. Telefonu bana uzattı. Yazı titrek ama okunaklıydı: “Fındık’ı gerçekten seven biri sahiplenirse, ona güvenin. Çünkü insanın karakteri, kendisinden hiçbir çıkarı olmayan bir canlıya nasıl davrandığından belli olur.” Gözlerim doldu. Fındık’ın başını okşadım. Ben onu barınaktan alırken hiçbir şey beklememiştim. Sadece ikimizin de yalnız olduğunu düşünmüştüm. Vedat yanıma oturdu. “Neriman Hanım küçük bir miktar para da ayırmıştı. Fındık’ın ömrünün geri kalanında bakımını karşılamak için.” Başımı hemen kaldırdım. “Ben para istemiyorum.” “Biliyorum.” Vedat gülümsedi. “Belki de bu yüzden o parayı alması gereken kişi sizsiniz.” Kürşat bir anda ayağa kalktı. “Bu saçmalık! O para—” Vedat ona öyle bir baktı ki cümlesi yarım kaldı. “Artık sizin değil.” Ertesi gün gerçekten dava açıldığını öğrendim. Kürşat’ın işlettiği kafenin mülkiyetiyle ilgili belgeler mahkemeye taşındı. Banka hareketleri incelendi. Neriman Hanım’ın adına yapılmış bazı işlemler tek tek ortaya çıkarıldı. Aylar sonra mahkeme, mülkiyet devrinin geçersiz olduğuna karar verdi. Kürşat kafeyi kaybetti. Ama beni asıl şaşırtan bundan sonra oldu. Neriman Hanım’ın vasiyetinde dükkânın, dava kazanılırsa satılması ve gelirinin bir bölümünün yaşlı hayvanlara bakan kuruluşlara bağışlanması istenmişti. Vedat bana bir öneride bulundu. “Satmak yerine başka bir şey yapabiliriz.” Birkaç ay sonra aynı kapının önünde yeniden durdum. Ama tabelada artık Kürşat’ın koyduğu gösterişli isim yoktu. Yeni tabelada şunlar yazıyordu: NERİMAN’IN EVİ Altında ise küçük harflerle: Yaşlı insanlar ve yaşlı hayvanlar için bir dostluk kafesi. İçeri girdiğimde köşelerde rahat koltuklar vardı. Kahve almak zorunlu değildi. Parası olmayan biri de gelip oturabiliyordu. Duvarlardan birinde sahiplenilmeyi bekleyen yaşlı hayvanların fotoğrafları asılıydı. Fındık ise girişteki küçük minderinde yatıyordu. Artık on beş yaşındaydı. Hâlâ göremiyordu. Dişleri hâlâ eksikti. Yürürken hâlâ biraz titriyordu. Ama herkes onu tanıyordu. Bazıları sadece onu görmek için geliyordu. Bir gün küçük bir kız yanına çömeldi. “Bu köpek neden bu kadar yaşlı?” diye sordu. Annesi cevap vermeye hazırlanırken ben gülümsedim. “Çünkü çok uzun zamandır sevilecek birini bekliyordu.” Kız Fındık’ın başını okşadı. “Şimdi bulmuş mu?” Fındık sesini duyunca başını kaldırdı ve kuyruğunu yavaşça salladı. Boğazım düğümlendi. “Evet,” dedim. “Sanırım ikimiz de bulduk.” O gün anladım ki hayat bazen insandan çok şey alıyor. Eşimi kaybetmiş, yalnız kalmış ve küçücük bir emekli maaşıyla yeniden yaşamayı öğrenmek zorunda kalmıştım. Fındık da evini, sahibini ve gözlerini kaybetmişti. Ama kaybettiklerimiz bizi değersiz yapmamıştı. Sadece birbirimizi bulmamıza neden olmuştu. Ve yıllar önce bir kadının yazdığı o cümle, kafenin girişindeki duvara çerçevelenerek asıldı: “İnsanın karakteri, kendisinden hiçbir çıkarı olmayan bir canlıya nasıl davrandığından belli olur.” Her sabah kapıyı açtığımda önce o yazıya, sonra minderinde uyuyan Fındık’a bakıyordum. Bir zamanlar bizi dışarı atan kapı artık herkese açıktı. Belki de Neriman Hanım’ın gerçek mirası ne para ne de o dükkândı. Gerçek mirası, kimsenin yaşlı, yoksul, hasta ya da yalnız olduğu için kapının dışında bırakılmaması gerektiğini bize hatırlatmasıydı.