Çocuk İhmali Bir Annenin Mücadelesi
Torunum saat sekizi biraz geçe eve geldi, sırt çantası hâlâ omuzlarındaydı; yüzü o kadar solgundu ki hasta olduğunu sandım. Televizyonun önünden, tabağa koyduğum kurabiyelerin yanından hızla geçip gitti ve kollarını o yaştaki bir çocuktan beklenmeyecek bir güçle boynuma doladı. Sonra ağzını omzuma dayayıp fısıldadı: “Annemle babam restoranda yemek yerken ben iki saat boyunca arabada bekledim.” Soru sormadım. Girişteki kaseden anahtarlarımı aldım, ceketimi kaptım ve onu tekrar arabama götürdüm. Ömer sekiz yaşındaydı; kolayca ağlamayacak kadar büyük, korkusunu nasıl gizleyeceğini bilemeyecek kadar küçüktü. Tek kelime etmeden yan koltuğa geçti, morali bozuk olduğunda omuzlarından asla çıkarmadığı mavi sırt çantasına sıkı sıkı sarıldı. Motoru çalıştırdım ve şehrin öbür ucuna, anne ve babasının evine doğru sürmeye başladım; yol boyunca kalp atışlarımı çenemde hissediyordum. Bahçeye girdiğimizde kapı önündeki lamba yanıyordu. Ön pencereden içerideki hareketliliği görebiliyordum; kahkahalar, ellerde kadehler... Bu manzara içimde bir şeylerin buz kesmesine neden oldu. Kapıyı çalmadım. Dış kapıyı açıp arkamda Ömer ile doğruca mutfağa girdim. Oğlum Emre, mutfak tezgahının yanında elinde içeceğiyle duruyordu. Karısı Ceyda ise krem rengi bluzu ve koyu renk pantolonuyla bar taburesine oturmuştu; topuklu ayakkabısının teki parmak ucunda sallanıyor, önünde yarı yarıya boşalmış bir paket servis kabı duruyordu. İkisi de sanki sıradan bir akşamı bölmüşüm gibi başlarını kaldırıp baktılar. Sonra Ömer’i gördüler. Emre’nin yüzü ilk değişen oldu. “Anne?” Oğlunu tam olarak görebilmesi için yana çekildim; sırt çantası hâlâ sırtında, gözleri kan çanağı, elleri titriyor. “Onu iki saat boyunca arabada bırakmışsınız,” dedim. Ceyda o kadar hızlı ayağa kalktı ki taburenin ayakları fayanslarda gıcırdadı. “Olay öyle olmadı.” “O zaman nasıl olduğunu anlat bana.” Kollarını göğsünde kavuşturdu. “Saray Restoran’daydık. Rezervasyonla ilgili bir sorun çıktı. Onu hallediyorduk.” Ömer o kadar kısık bir sesle konuştu ki neredeyse duyamayacaktım. “On dakika demiştiniz.” Mutfak sessizliğe büründü. Emre ona baktı. “Oğlum…” “Hayır,” diye sözünü kestim. “Bu işten ‘oğlum’ diyerek sıyrılamazsın.” Ceyda’nın bakışları keskinleşti. “Benim evime gelip bize suçluymuşuz gibi davranamazsın.” Telefonumu çıkardım. “Bu, ne yaptığınıza bağlı.” Emre önce telefona, sonra Ömer’e baktı. “Arabada ne kadar kaldın?” Ömer yutkunarak, “Hava karardı,” dedi. Bu söz, herhangi bir rakamdan çok daha ağır bir darbe indirdi. Ceyda sabırsız bir nefes verdi. “Tableti yanındaydı. Kapılar kilitliydi. Araba da hemen pencerenin önündeki otoparktaydı.” Ona döndüm. “Peki ya korktuğunda?” Cevap vermedi. “Ömer,” dedim sesimi sakin tutmaya çalışarak, “korktuğunda ne oldu?” Bakışlarını yere indirdi. “Kornaya bastım.” Emre’nin omuzları kaskatı kesildi. “Kornayı duydun mu?” Ceyda bakışlarını kaçırdı. “İnsanlar bize bakıyordu.” O an odanın yarım saniyeliğine ayaklarımın altından kaydığını hissettim. “Yani onu duydun.” “Rezil olduk,” dedi Ceyda ve bu kelimeler ağzından çıkar çıkmaz Emre ona sanki hayatında ilk kez görüyormuş gibi baktı. Telefonumu kaldırdım ve 155’i tuşladım. Ceyda ileri atıldı. “Ne yapıyorsun sen?” “En başından beri korkmanız gereken şeyi.” Emre şaşkınlık içinde aramıza girdi. “Anne, bekle…” “Hayır.” Gözlerini ondan ayırmadım. “Oğlun benim evime titreyerek geldi. Siz restoranda otururken onun kilitli bir arabada bırakıldığını ve paniklediğinde onu görmezden geldiğinizi söyledi. Bu akşam, bu mesele bir aile tartışması olmaktan çıkıp resmi kayıtlara geçecek bir vakaya dönüşüyor.” Operatör cevap verdi. Adresi ve ismimi verdim, net bir sesle konuştum: “Çocuk ihmali ihbarında bulunmak istiyorum. Sekiz yaşında bir çocuk, ailesi içeride yemek yerken park halindeki bir araçta yaklaşık iki saat boyunca yalnız bırakılmış. Çocuk burada. Anne ve babası da burada.” Ceyda elimdeki telefona vurdu.