Andrei salona baktı; sanki tutunabileceği bir şey arıyordu. Annesini, arkadaşlarını, sunucuyu, herhangi birini. Ama destek yoktu. Annesi kireç gibi bembeyaz oturuyor ve yere bakıyordu. — Biz uzun zamandır birlikte yaşamıyoruz — diye başladı. — Aslında her şey çoktan bitti. Orada her şey karmaşık. Sen anlamazsın.— Bitti mi? — diye tekrarladı yaşlı adam. — Çocukla da mı “aslında” bitirdin? İşte burada Andrei çözüldü. Hızlı, öfkeli ve kelimelerini seçmeden konuşmaya başladı. Irina’nın “hep hasta” olduğunu, o çocuğun “sadece bir problem” olduğunu, kendisinin de “yaşamaya hakkı” olduğunu, “her şeyi sonuna kadar sırtında taşımak zorunda olmadığını” söyledi. Ve o konuştukça, asıl korkutucu olanın mektup değil, kendisi olduğu daha da ortaya çıktı. Çünkü sakin ve güvenilir adam maskesi herkesin gözleri önünde yüzünden düşüyordu. Geriye, kendi içinde her şeyi çoktan kararlaştırmış ve sadece kimsenin bunu asla öğrenmeyeceğini ummuş bir adam kalıyordu. Vera ona bakıyordu ve artık onu dinlemiyor gibiydi. Sadece her şeyi bir araya getiriyordu. Onun her gecikmesini. Her garip gidişini. Fotoğraflarda etiketlenmek istemediği her anı. Her “şimdi değil, sonra anlatırım” deyişini. Her şey bir anda yerine oturmuştu — acı verici ve apaçık şekilde. Yüzüğünü çıkardı. Fırlatmadı, sahne yaratmadı. Sadece tabağının yanına koydu.— Bu düğün olmayacak — dedi. Sunucu gözlerini yere indirdi. Müzisyenler hareketsiz duruyordu. Davetlilerden biri yavaşça nefes verdi; sanki ancak o anda nefes alınabileceğini hatırlamıştı. Vera’nın annesi ağlamaya başladı. Babası kızının yanına geldi ve yanında durdu. Hiçbir şey söylemedi. Sadece elini onun omzuna koydu. Andrei hâlâ bir şeyler söylemeye çalışıyordu. Bazen tanıklar olmadan dışarı çıkıp konuşmayı istiyor, bazen öfkeye kapılıyor, bazen de her şeyin düzeltilebileceğini söylüyordu. Ama artık kimse onu duymuyordu. Birkaç dakika sonra restoranın yöneticisi nazik ama kararlı bir şekilde ondan salonu terk etmesini istedi. Onunla birlikte iki arkadaşı da çıktı. Annesi uzun süre yerinde kaldı. Sonra Vera’nın yanına yaklaştı ve sadece tek bir cümle söyledi: — Seni uyarmalıydım.Ve bu itiraftan sonra her şey nihayet netleşti: mektup mutlu bir düğünü mahvetmemişti. Sadece başka birinin yalanını, hâlâ durdurulabileceği anda durdurmuştu. En beklenmedik şey ise bundan sonra oldu. Vera kendini eve kapatıp kimseyi görmek istememek yerine ertesi gün Irina’ya gitti. Acıdığı için değil. Merak ettiği için de değil. Bu kadının gözlerine bakması gerekiyordu. Her şeyin bir rüya, çirkin bir oyun ya da birinin intikamı olmadığını anlaması gerekiyordu. Şehrin kenarında küçük, kiralık bir dairede buluştular. Irina sıradan, yorgun bir kadın çıktı. Çok zayıftı. Yüzü solgundu. Yanında küçük oğlan dolaşıyordu; kadının sırf onun için son gücüyle ayakta durduğu ilk bakışta anlaşılıyordu. Vera o gün onlarda uzun süre kalmadı. Yiyecek, ilaç getirdi; ailesinin düğün yemeğinin ikinci kısmı için harcamayı planladığı parayı verdi. Sonra sessizce eve döndü. Aralarında büyük bir dostluk doğmadı. Buna gerek de yoktu. Ama tam o günden itibaren bu hikâye sadece iptal edilen bir düğün olmaktan çıktı. Bu iki kadının da her şeyin kendiliğinden düzeleceğini sanmayı bıraktığı bir dönüm noktasına dönüştü.Birkaç ay sonra Irina nafaka davası açtı ve hakkı olanı aldı. Andrei sıyrılmaya çalıştı, gelirlerini gizlemeye çalıştı, tanıdıkları üzerinden baskı kurmaya çalıştı, ama eskisi kadar kolay kaçmayı artık başaramadı. Çok fazla insan her şeyi kendi gözleriyle görmüştü. O salonda kendini fazlasıyla ele vermişti. Vera ise daha sonra yakın bir arkadaşına süslü sözler kullanmadan basit bir şey söyledi: — Benim düğünümü mahvetmediler. Hayatımı kurtardılar. Ve düşününce, gerçekten de öyleydi. Çünkü bazen en korkunç an son değildir. Bazen insanın artık başkasının yalanı içinde yaşamayı bıraktığı o ani, acı verici, aşağılayıcı ama dürüst dönüm noktasıdır.