Evlat Edinme

Sonraki bir saat bulanık bir şekilde geçti; çantaya tıkıştırılan pijamalar, kucaklanan oyuncaklar ve Yiğit’in en sevdiği kitap… Çocukları arabaya bağlarken uyanmadılar bile. Mutfak masasına Yusuf için bir not bıraktım:
“Arama. Zamana ihtiyacım var.”
Ceren’in evinde ilk kez kendimi koyverdim. Uyuyamadım. Sadece tavana bakıp son altı aydaki her konuşmamızı zihnimden geçirdim.
Sabah, çocuklar oturma odasındaki halının üzerinde sessizce boyama yaparken aklımda hep o isim dönüyordu: Doktor Selim.
Yusuf’un bilgisayarını açtım ve korktuğum her şeyi buldum: tarama sonuçları, randevu notları ve Doktor Selim’den gelen, ona her şeyi bana anlatması gerektiğini söyleyen imzalanmamış mesajlar.
Muayenehaneyi ararken ellerim titriyordu.
Doktor Selim hatta geldiğinde, “Ben Yusuf’un eşi Hande,” dedim. “Kayıtları buldum. Lenfomayı biliyorum. Sadece deneyecek bir şey kalıp kalmadığını bilmem gerekiyor.”
Sesi yumuşadı. “Bir klinik deneme var. Ama riskli, pahalı ve bekleme listesi çok uzun.”
Nefesim kesildi. “Kocam bu listeye girebilir mi?”
“Deneyebiliriz Hande Hanım. Ama bunun sigorta kapsamında olmadığını bilmelisiniz.”
Ellerinde boya kalemleriyle duran dört yaşındaki ikizlere baktım.
“Tazminat param var doktor bey,” dedim. “Onun adını o listeye yazın.”
Ertesi akşam çocuklarla eve döndüm. Ev, sanki eski kahkahaların hayaletiyle doluymuş gibi bomboş hissettiriyordu. Yusuf mutfak masasındaydı, gözleri kan çanağına dönmüştü ve önünde dokunulmamış bir kahve duruyordu.
Başını kaldırdı. “Hande…”
“İşimi bırakmama izin verdin Yusuf,” dedim. “O çocuklara aşık olmama izin verdin. Bunun bizim hayalimiz olduğuna inanmama izin verdin.”
Yüzü buruştu. “Bir ailen olsun istedim.”
“Hayır.” Sesim titredi. “Ben gittikten sonra bana ne olacağına senin karar vermeni istedin.”
Yüzünü elleriyle kapattı. “Kendime seni koruduğumu söyledim. Ama aslında, kalıp kalmayacağına dair yapacağın seçimi izlemekten kendimi koruyordum.”
“Bana söylemeden, onları tek başıma büyütebileceğim bir ihtimal üzerinden beni anne yaptın,” dedim. “Buna sevgi deyip minnet bekleyemezsin.”
Yine ağlamaya başladı ama yumuşamadım. Henüz değil.
“Buradayım çünkü Mert ve Yiğit’in babalarına ihtiyacı var,” dedim. “Ve eğer geriye zaman kaldıysa, bu zamanı yalanlarla değil, gerçekle yaşayacağız.”
Ertesi sabah mutfakta bir aşağı bir yukarı yürüyordum, telefon elimdeydi. “Ailelerimize anlatmalıyız,” dedim kocama. “Artık sır yok.”
Başını salladı. “Kalacak mısın?”
“Senin için savaşacağım,” dedim. “Ama sen de savaşmak zorundasın.”
Ailelere anlatmak beklediğimizden de zordu. Yusuf’un kız kardeşi önce ağladı, sonra ona çıkıştı.
“Kendi ölümünü planlarken onu anne mi yaptın?” dedi. “Senin derdin ne?”
Annem daha sessizdi, bu bir şekilde daha çok can yakmıştı. “Kendi hayatı konusunda karına güvenmeliydin,” dedi ona.
Yusuf oturdu ve hepsini dinledi. İlk kez kendini savunmadı.
O öğleden sonra, her yere yayılmış evraklarla; tıbbi formlar, onay belgeleri ve not kağıtlarıyla masada oturduk. Yusuf gözlerini ovuşturdu.
“Çocukların beni böyle görmesini istemiyorum.”
Elini sıktım. “Seni gitmiş görmektense, hasta da olsa burada görmeyi tercih ederler.”
Gözlerini kaçırdı ama son formu imzaladı.
Sonraki her gün hastane yolları, dökülen elma suları, çocukların huysuzlukları ve Yusuf’un eski hırkalarının içinde küçülen bedeniyle birbirine karıştı. Bir gece onu çocuklar için bir video kaydederken yakaladım. Beni görmedi.
“Selam çocuklar. Eğer bunu izliyorsanız ve ben yoksam… sadece şunu bilin, sizi gördüğüm ilk andan beri ikinizi de çok sevdim.”
Bakışlarını kaçırdı.
Kapıyı sessizce kapattım. Daha sonra Mert, Yusuf’un kucağına tırmandı. “Ölme baba,” diye fısıldadı, sanki bir masal daha anlatmasını ister gibi.
Yiğit de yanına tırmandı ve oyuncak kamyonunu Yusuf’un eline tutuşturdu. “Geri gelip oynaman için,” dedi.