Evlatlık bir kız, kuzenleri oyun oynarken bulaşık yıkamaya zorlandı

Benim adım Mert, 35 yaşındayım ve kızımın adı Lila. Onu iki yaşındayken bir devlet bakım evinden evlat edinmiştim. Minik eliyle parmağımı tuttuğu ilk anda, onunla kan bağım olmasına gerek olmadığını anlamıştım. Lila benim hayatım olmuştu; sabah uyanma sebebim, her şeye rağmen eve dönme gücüm. Ama anne babam Hasan ve Ayşe, onu hiçbir zaman tam olarak kabul etmedi. Lila’yı evlat edineceğimi söylediğimde annem yüzünü buruşturmuştu. —“Neden evlenip kendi çocuğunu yapmıyorsun?” Babam ise her zamanki gibi daha soğuktu. —“Evlatlık çocuk, öz torun gibi olmaz Mert.” Ben yine de değişirler diye düşündüm. Lila evin içinde koşup güldükçe, küçük kollarıyla onlara sarıldıkça yumuşayacaklarını sandım. Ama hiçbir şey değişmedi. Yine de onlara yardım etmeyi sürdürdüm. Babam uzun yıllar çalıştığı işini kaybetmişti, annem ise geçici işlerle ayakta durmaya çalışıyordu. Çocukluğumun geçtiği Kadıköy’deki eski apartman dairesi, borçlar yüzünden elden gitmek üzereydi. Ben mühendis olarak çalışıyordum ve hem Lila’ya hem kendime hem de aileme yetecek kadar kazanıyordum. Her ay düzenli para gönderiyor, evin ayakta kalmasını sağlıyordum. Onlardan açık bir teşekkür hiç duymadım ama “Ailem, doğru olan bu” diyordum. Kız kardeşim Selin ise her zaman “mükemmel evlat”tı. İki kızı vardı: Ece ve Defne. Ailem için onlar “gerçek torunlardı”. Onlara hediyeler alınır, parklara götürülür, her küçük başarıları bile kutlanırdı. Lila ise çoğu zaman görmezden gelinirdi. Ziyarete gittiğimizde Ece ve Defne sarılır, hediyeler alırdı. Lila’ya ise kısa bir “merhaba” yeterdi. Bunu fark ediyordum ama kendimi “yanlış anlıyorum” diye avutuyordum. Bir Cuma günü Maslak’ta önemli bir iş toplantım vardı. Selin çocuklarını annem ve babamın evine bırakmıştı. Ben de Lila’nın kuzenleriyle vakit geçirmesinin iyi olacağını düşündüm. Çok heyecanlıydı. Mor çantasını aldı, iki oyuncağını ve paylaşmak için bisküvilerini koydu. —“Söz, uslu olacağım baba,” dedi arabadan inerken. Onu alnından öptüm. —“Sadece oyna ve eğlen, meleğim. Akşam seni alacağım.” Annem kapıda gülümseyerek karşıladı. —“Bırak, biz bakarız.” Ne kadar da safmışım. Toplantı uzadı, akşam geç saatlerde eve döndüm. Kapıya yaklaşırken mutfaktan bağırışlar duyuldu. —“Her yeri batırdın! İşe yaramaz kız!” Kapıyı çalmadan açtım. Lila oradaydı. Tahta kasanın üstünde, gözyaşları içinde, köpük dolu lavaboda bulaşık yıkıyordu. Kolları sırılsıklamdı, elleri titriyordu. Ece ve Defne ise masada yeni oyuncaklarıyla oynayıp gülüyorlardı. —“Bak, hizmetçi gibi,” dedi içlerinden biri. İçimde bir şey koptu. —“Burada ne oluyor?” Lila beni görünce koştu ve boynuma sarıldı. —“Baba… özür dilerim… bulaşıkları düzgün yıkayamadım.” Onu o kadar sıkı sarıldım ki titrediğini hissettim. Anneme ve babama döndüm. —“Benim kızım neden bulaşık yıkıyor?” Annem elindeki önlüğü sakince düzeltti. —“Abartma Mert. Sadece faydalı olmayı öğrensin istedik.” —“O altı yaşında.” Babam alaycı bir nefes verdi. —“Selin’in kızları öyle iş yapmaz. Onlar bizim gerçek torunlarımız.” Mutfak bir anda sessizleşti. Lila bana daha sıkı sarıldı. —“Gerçekten mi?” dedim kısık bir sesle. “Yani benim kızım sayılmıyor mu?” Annem bir şey söylemeye çalıştı ama artık çok geçti. Lila’nın çantasını aldım, onu kucağıma kaldırdım ve o evden hiç arkamıza bakmadan çıktım. Arabayı açarken annemin “drama yapıyorsun” diye bağırdığını duydum. Ama onların bilmediği şey şuydu: O gece, tüm hayatlarını değiştirecek bir karar verecektim…