Gelin bana hic acımadan ellerimi yaktı
"Benim elime de dök bakalım şu suyu." Oğlumun sesi evin içinde yankılandı. Gelin bir an donup kaldı. Yüzündeki renk çekildi. "Ne diyorsun sen?" dedi telaşla. Oğlum sobanın yanına yaklaştı, cezveyi eline aldı. Daha dokunur dokunmaz elini geri çekti. "Bu su kaynıyor." Sessizlik çöktü. Ben hâlâ ellerimi saklamaya çalışıyordum. "Boş ver oğlum," dedim. "Yanlışlıkla olmuştur." Ama oğlum ilk kez bana değil, karısına bakıyordu. "Yanlışlıkla mı oldu?" Gelinin gözleri yere indi. Cevap veremedi. Oğlum beni kolumdan tuttu. "Hadi baba, hastaneye gidiyoruz." "Yok evladım, gerek yok." "Var baba." Sesindeki kırgınlığı ilk kez hissettim. Hastanede doktor ellerimde ikinci derece yanıklar oluştuğunu söyledi. Oğlum o an başını önüne eğdi. Belki de yıllardır ilk kez bir şeyi fark etmişti. Ben sustukça, görmezden geldikçe bazı şeylerin düzelmediğini... Tam tersine büyüdüğünü... Eve döndüğümüzde gelin salonda oturuyordu. Gözleri ağlamaktan şişmişti. Oğlum karşısına geçti. "Babam sana ne yaptı?" Gelin ağlamaya başladı. "Hiçbir şey." "O zaman neden?" Kadın uzun süre sustu. Sonra yıllardır içinde tuttuğu her şeyi döktü. "Ben kötü biri olmak istemedim." Hıçkırıkları arttı. "Borçlar, çocukların masrafları, iş stresi... Sonra ev küçüldü, hayat zorlaştı. Sürekli öfkeliydim. Ve öfkemi yanlış kişiden çıkardım." Ben sessizce dinliyordum. "Babanız bana hiçbir kötülük yapmadı. Ama ben onu yük gibi görmeye başladım." Bu sözleri söylerken ağlıyordu. Oğlumun gözleri doldu. Ama sesi kararlıydı. "Bugün babamın elleri yandı." Derin bir nefes aldı. "Ama aslında yanan bizim vicdanımız olmuş." O gece kimse yemek yemedi. Kimse televizyon açmadı. Ev sessizdi. Sabah olduğunda kapım çalındı. Gelin içeri girdi. Elinde merhem vardı. Yanıma diz çöktü. Seksen yıllık ömrümde ilk kez onu böyle gördüm. Başını eğdi. "Ellerinizi ben yaktım baba." Gözlerinden yaşlar süzülüyordu. "Allah affeder mi bilmiyorum ama sizden af diliyorum." Titreyen elleriyle yanan ellerime merhem sürdü. Canım acıyordu. Ama kalbimdeki kırgınlık yavaş yavaş eriyordu. Çünkü pişmanlık samimiydi. O günden sonra ev değişti. Birdenbire değil... Yavaş yavaş. Bazen birlikte çay içtik. Bazen rahmetli eşimin anılarını anlattım. Bazen de gelin sessizce dinledi. Aylar sonra bir gün torunum bana sarılıp şöyle dedi: "Dede, artık daha çok gülüyorsun." Gülümsedim. Pencereden dışarı baktım. Rahmetli hanımım aklıma geldi. İçimden ona seslendim: "Merak etme Hatice... Aile yine aile olmayı öğrendi." Çünkü insanın kalbini en çok kıran şey bazen yabancılar değil, en yakınlarıdır. Ama aynı kalbi onaran da yine sevgi, vicdan ve samimi bir özürdür. Ve ben o gün anladım ki... Yaşlılık insanı güçsüz yapabilir. Ama affedebilmek, insanın sahip olduğu en büyük güçtür.