Gizemli Çiçekler ve Sırları

63 yıl boyunca kocam Sevgililer Günü'nü asla aksatmadı. Bir kez bile. Ölümünden sonra büyük bir sessizlik bekliyordum. Aksine, kapımda güller belirdi; yanında da on yıllardır gizli tuttuğu bir dairenin anahtarı vardı. İçeride bulduklarım hala gözlerimi yaşartıyor. Benim adım Papatya. 83 yaşındayım ve dört aydır dulum. Kocam Rıfat, bana 1962 yılının Sevgililer Günü'nde evlenme teklif etti. Üniversitedeydik. Yurdun o küçük ortak mutfağında bana yemek hazırlamıştı. Hazır soslu bir makarna ve bir tarafı yanmış sarımsaklı ekmek... Dört aydır dulum. Bana gazete kağıdına sarılmış küçük bir gül buketi ve iki haftalık bulaşıkçılık yevmiyesiyle aldığı gümüş bir yüzük vermişti. O andan itibaren bir daha hiç ayrılmadık. Ondan sonraki her bir Sevgililer Günü'nde bana çiçek getirdi.Bazen meteliksiz olduğumuz, uyumsuz mobilyalar ve sızdıran bir muslukla ilk dairemizde yaşadığımız zamanlardaki gibi küçük bir kır çiçeği demeti olurdu bu. Bazen de terfi aldığı zamanlardaki gibi uzun saplı güller... Bir keresinde, ikinci bebeğimizi kaybettiğimiz yıl, bana papatyalar getirmişti. Onları görünce ağlamıştım. Asla ayrılmadık. Bana sarılır ve "Zor yıllarda bile buradayım aşkım," derdi. Çiçekler sadece romantizmle ilgili değildi; Rıfat'ın her zaman geri döndüğünün kanıtıydı.Para hakkındaki tartışmalarımızda, hasta çocuklarla geçen uykusuz gecelerde, annemin öldüğü ve haftalarca yataktan çıkamadığım o yılda bile... Her zaman çiçeklerle geri dönerdi. Rıfat sonbaharda öldü. Kalp krizi. Doktor acı çekmediğini söyledi. Ama ben çektim. Onsuz ev çok sessiz geliyordu. Terlikleri hâlâ yatağın kenarında duruyordu. Kahve fincanı hâlâ mutfaktaki askıda asılıydı. Her zaman çiçeklerle geri dönerdi. Her sabah alışkanlıkla iki kişilik çay koyuyor, sonra onun çayını içmek için orada olmadığını hatırlıyordum. Her gün fotoğrafıyla konuşuyordum. "Günaydın sevgilim. Seni özlüyorum." Bazen ona günümü anlatıyordum. Torunlarımızın neler yaptığını... Mutfak lavabosundaki tamir edemediğim sızıntıyı... Sevgililer Günü geldi çattı. Rıfat'sız geçen 63 yılın ilki. O sabah uyandım ve bir süre öylece tavanı seyrederek yatakta uzandım. Her sabah alışkanlıkla iki kişilik çay koyuyordum. Sonunda kalkıp kendime çay yaptım. Mutfak masasına oturdum, karşımdaki boş sandalyeye baktım. Onun sandalyesine. Saatin tik taklarını izledim. Evin gıcırtılarını dinledim. Rıfat'ın yokluğunun üzerimdeki ağırlığını hissettim. Sonra kapı sertçe çalındı. Kimseyi beklemiyordum. Kapıyı açtığımda kimse yoktu. Sadece paspasın üzerinde duran bir gül buketi ve bir zarf. Onları alırken ellerim titriyordu. Güller taze ve çok güzeldi, sicimle bağlanmış kahverengi kağıda sarılmışlardı. Tıpkı Rıfat'ın 1962'de bana verdikleri gibi. Kimseyi beklemiyordum. Onları içeri getirdim ve masaya koydum. Bu nasıl mümkün olabilirdi? Sonra zarfı açtım. İçinde Rıfat'ın el yazısıyla yazılmış bir mektup vardı. Ve bir anahtar. Oturup okumaya başladım: "Canım aşkım, eğer bunu okuyorsan artık yanında değilim demektir." Nefes almak için durmak zorunda kaldım. "Bu zarfın içinde bir dairenin anahtarı var. Tüm hayatımız boyunca senden sakladığım bir şey vardı. Özür dilerim ama başka türlü yapamazdım. Bu adrese gitmelisin." "Tüm hayatımız boyunca senden sakladığım bir şey vardı." Adres en alta yazılmıştı; şehrin öbür ucunda, hiç gitmediğim bir mahalledeydi. Rıfat bunca yıldır benden ne saklamış olabilirdi? Gençken çıktığı iş gezilerini düşündüm. Ofisteki geç saatleri... Bir keresinde dışarıda, yağmurun altında yaptığı o telefon görüşmesini... Bunu ona bir kez sormuştum: "Bana söylemediğin bir şey mi var?" Alnımdan öpmüş ve "Endişelenmen gereken hiçbir şey yok," demişti. Çıktığı iş gezilerini düşündüm. Başka biri mi vardı? Hiç bilmediğim gizli bir hayat mı? Bu düşünce beni perişan etti.