Hamileyken uçakta yanımdaki kibirli kadın çıplak ayaklarını yemek masama koydu
"İlahi Adalete Hoş Geldiniz" Kadın, uçağın motor sesini bile bastıracak tiz bir çığlık attı. Can havliyle ayaklarını kurtarmaya çalışırken çırpındı. Ancak o çırpınma sırasında dizi, kendi masasında duran ve ağzına kadar dolu olan devasa buzlu vişne suyuna çarptı. Kıpkırmızı, yapış yapış ve buz gibi olan o meyve suyu, havada muazzam bir kavis çizerek doğrudan kadının yüzüne, o çok övündüğü pahalı ipek bluzuna ve tasarım pantolonuna döküldü! Manzara karşısında donakalmıştım. Saniyeler önce bana kibirle sırıtarak meydan okuyan o kadın, şimdi saçlarından kırmızı ve yapışkan sular damlayan, ayakları masaya sıkışmış halde feryat eden acınası birine dönüşmüştü. Etraftaki yolcuların kıkırdamaları ufak çaplı bir kahkaha tufanına dönüştü. Çığlıkları duyan Kabin Amiri, yüzünde son derece ciddi ve otoriter bir ifadeyle hızla yanımıza geldi. Kadın ağlamaklı bir sesle, "Kurtarın beni! Görmüyor musunuz, sıkıştım! Üstelik her yerim leke içinde kaldı, o adam koltuğunu üzerime yıktı!" diye bağırmaya başladı. Kabin amiri, kadının sıkışmış ayaklarını ve benim masamın üzerinde duran o iğrenç manzarayı gördüğünde kaşlarını çattı. Gözlerinde zerre kadar acıma yoktu. "Hanımefendi," dedi amir, buz gibi ve tüm uçağın duyabileceği kadar net bir sesle. "Burası diğer yolcuların yemek yediği bir alan. Uçuş hijyen ve güvenlik kurallarını açıkça ihlal edip çıplak ayaklarınızı başkasının masasına koyduğunuz için bu duruma düşmüşsünüz." Öndeki adam koltuğunu yavaşça düzelttiğinde kadın ayaklarını nihayet kurtarabildi. Kırmızı meyve suları içinde, sırılsıklam ve rezil olmuş bir haldeydi. "Bana hemen birinci sınıfta (first class) yeni bir koltuk verin! Bu rezalete daha fazla katlanamam!" diye ciyakladı. Kabin amiri telsizinden bir şeyler mırıldandıktan sonra ona doğru eğildi. "Maalesef birinci sınıfımız tamamen dolu," dedi hafif alaycı bir kibarlıkla. "Ancak rahatsız edici davranışlarınız ve hijyen kurallarını ihlaliniz nedeniyle sizi buradan almak zorundayım. Lütfen eşyalarınızı toplayın. Sizi uçağın en arka sırasına, tuvaletlerin hemen yanındaki o boş orta koltuğa alıyoruz. Uçuşun geri kalanında orada seyahat edeceksiniz." Kadının ağzı bir karış açık kaldı. İtiraz edecek oldu ama etraftaki yolcuların, "Evet, gidin buradan! Hamile kadına eziyet etmekten başka bir şey yapmadınız!" şeklindeki tepkilerini duyunca yüzü utançtan kıpkırmızı oldu. Başını öne eğerek çantalarını topladı ve ayaklarını sürüye sürüye uçağın en arka, en dar kısmına doğru yürümeye başladı. Hostes bana dönüp nazikçe gülümsedi. O kirli masayı dezenfektanlarla pırıl pırıl olana kadar temizledi, bana sıcacık bir battaniye ve ekstra bir meyve suyu ikram etti. Yolculuğun geri kalan üç saatini, yanımda tamamen boş kalan o geniş koltuğun rahatlığıyla, bacaklarımı uzatarak ve huzur içinde uyuyarak geçirdim. İlahi adalet bazen gecikebilirdi ama o gün, uçağın on bin fit yukarısında o kadar kusursuz bir zamanlamayla tecelli etmişti ki, hayatım boyunca bu anı gülümseyerek hatırlayacaktım.