Her kurban bayramında annem devasa bir sofra kurardı
Ve belki de bayramın gerçek anlamı hep buydu. O geceden sonra Mert hayatımın sessiz bir parçası haline geldi. Her gün görüşmedik. Sürekli birbirimizi aramadık. Ama annemin yıllar boyunca yaptığı gibi, ihtiyaç duyulduğunda ortaya çıkmayı öğrendik. Bazen kapımın önünde bırakılmış bir çorba tenceresi buluyordum. Bazen arabamın lastiği indiğinde, daha ben yardım isteyemeden kapıda beliriyordu. Bazen de sadece bir mesaj gönderiyordu: "Bugün nasılsın?" İnsan bazı yaralarını konuşarak değil, yanında biri olduğunu bilerek iyileştiriyor. Ben bunu Mert sayesinde öğrendim. İlk bayramın üzerinden iki yıl geçti. Bir sabah mezarlığa gitmek için hazırlanırken kapım çaldı. Kapıyı açtığımda Mert elinde büyük bir tepsiyle duruyordu. Tepsiden yükselen koku beni yıllar öncesine götürdü. Kuzu tandır. Patates püresi. Taze fasulye. Ve mısır ekmeği. Annemin tarifi. Boğazım düğümlendi. "Nasıl yaptın?" diye fısıldadım. Gülümsedi. "Cevaplarını yıllar önce bana verdi." Sonra cebinden eski, katlanmış bir kâğıt çıkardı. Annemin el yazısıydı. Kenarları sararmıştı. Üzerinde ölçüler, küçük notlar ve bir köşede şu cümle yazıyordu: "Eğer bir gün ben olmazsam, bayram yemeğini yine hazırla. Çünkü aç insanlar takvime bakmaz." Kâğıdı göğsüme bastırdım. O an annemi yeniden kaybetmiş gibi ağladım. Ama aynı zamanda yeniden bulmuş gibi de. O gün birlikte mezarlığa gittik. Bu kez sadece çiçek götürmedik. Yanımızda üç paket yemek vardı. Mezarlıktan çıktıktan sonra kasabanın farklı yerlerine dağıldık. Bir paket otobüs durağındaki yaşlı adama. Bir paket parkta yaşayan kadına. Bir paket de yıllar önce Mert'in uyuduğu çamaşırhanenin yanındaki bankta oturan genç çocuğa. Çocuk şaşkınlıkla pakete baktı. "Teyze, bunu neden veriyorsunuz?" diye sordu. Soruyu duyunca nefesim kesildi. Çünkü yıllar önce ben de aynı şeyi sormuştum. Mert bana baktı. Gözlerimizin içi gülüyordu. Diz çöküp çocuğun göz hizasına indim. Sonra annemin yıllar boyunca verdiği cevabı verdim: "Çünkü istiyoruz." Çocuk teşekkür etti. Biz yürümeye devam ettik. Gökyüzü yavaş yavaş kararmaya başlamıştı. Rüzgâr hafifti. Ve ilk kez, annemin yokluğunun içimde bıraktığı boşluk biraz daha hafif geldi. Çünkü o aslında tamamen gitmemişti. Sevdiği insanların içinde yaşamaya devam ediyordu. Mert'te. Bende. Ve o gün yemek verdiğimiz insanların yüzlerindeki gülümsemede. Bazen insanlar öldüklerinde arkalarında para bırakırlar. Ev bırakırlar. Miras bırakırlar. Annem bunların hiçbirini bırakmadı. Ama daha değerli bir şey bıraktı. Bir alışkanlık. Bir merhamet. Bir insanın başka bir insanı görmesi gerektiğine dair sessiz bir inanç. Şimdi her Arife günü mutfağım yemek kokularıyla doluyor. Ve her yıl bir tabak fazla hazırlıyorum. Çünkü bir zamanlar annem de öyle yapmıştı. Ve biliyorum ki bir yerlerde, onu izliyor olsaydı yine aynı şeyi söylerdi: "Bu bizim için değil." Sonra gülümserdi. "Bu, ihtiyacı olan biri için." Ve ben artık biliyorum... Bazen bir insanın dünyada bıraktığı en büyük iz, dokunduğu kalplerdir. Annemin izi ise hâlâ yaşamaya devam ediyor.