İhanet ve Hesaplaşma Hikayesi

Dışarıda, Lütfiye Hanım sesini alçaltmıştı ama hırsını asla. “O kadın zaten hep soğuktu,” diyordu bir komşuya. “Oğlumun sıcaklığa ihtiyacı vardı. Bu suç mu?” Açık kapı aralığından dışarı baktım. Bahar, kolları bağlı ve çenesi dik bir şekilde Rıza’nın yanında duruyordu. Bir şey kazandığını sanıyordu. Zavallı şey. Şifrelerin birer güç olduğunu sanan bir adamla evlenmişti. Polis klasörü kapattı. “Meryem Hanım, bu belgeler ifadenizi destekler nitelikte. Bu mülk size ait.” Rıza bunu duydu. “Ne?” Yeniden öne doğru atıldı. “Hayır. Olamaz—bakın, biz on yıldır evliyiz. Ben burada yaşıyorum.” “Burada yaşıyor olman burayı senin yapmaz,” dedim. Beni işaret etti. “Eşyalarımı alıkoyamazsın.” “Alıkoymuyorum. Bir liste yap. Üçüncü bir şahıs aracılığıyla sana ulaştırılmasını sağlarım.” “İş bilgisayarım içeride.” “Onu memur beylere hemen teslim ederim.” “Belgelerim.” “Hangi belgeler?” İşte oradaydı. Küçük bir duraksama. O kadar küçüktü ki benden başka kimse fark etmeyebilirdi. Ama ben on yılımı Rıza’nın yalanlarının arasındaki o boşlukları dinleyerek geçirmiştim. Öfke taklidi yapabilirdi. Şefkat taklidi yapabilirdi. Yorgun, meşgul, pişman, sadık rolü oynayabilirdi. Ama sessizlik taklidi yapmayı hiçbir zaman öğrenememişti. “Hangi belgeler?” diye sordum tekrar. Gözleri Bahar’a doğru kaydı. Bahar bakışlarını kaçırdı. Ev bir anda çok sessizleşti. Yaşlı polis de bunu fark etmişti. Rıza boğazını temizledi. “Kişisel şeyler.” “O zaman bir liste gönder.” Yüzü karardı. “Meryem, aç şu kapıyı da daha fazla kendini rezil etme.” Gülümsedim. “Daha kahvaltı bile etmeden kapıma anneni, metresin olan karını ve polisleri yığdın. Bence rezillik zaten tarafını çoktan seçti.” Genç polis elinin arkasına doğru öksürdü. Lütfiye Hanım kaldırımdan bağırdı. “Onunla böyle konuşamazsın!” Ona doğru döndüm. On yıl boyunca o kadının ufak tefek iğnelemelerini sineye çekmiştim. Çok çalışıyorsun Meryem. Bir kocanın yumuşaklığa ihtiyacı var, Meryem. Zavallı Rıza yine mi dünden kalan yemeği yiyor? Çocuk vermeyen bir kadın en azından huzur vermeli. Noel yemeklerinde gülümsemiştim. Doğum günlerinden sonra bulaşıkları yıkamıştım. Kız kardeşinin ameliyatından sonra çiçekler göndermiştim. Ayağında İtalyan derisi ayakkabılar varken, parası olmadığını iddia ettiği ilaçların parasını ödemiştim. O sabah, dudaklarım artık aile huzuruna hizmet etmiyordu. “Lütfiye Hanım,” diye seslendim, “oğlunuz karısına başka bir kadınla evlendiğine dair mesaj attı. Öfkenizi sonraya saklasanız iyi edersiniz. Gün daha yeni başlıyor.” Pudralı yüzü bembeyaz kesildi. Karşı sokakta bir perde oynadı. Sonra bir diğeri. Rıza sesini alçalttı. “Buna pişman olacaksın.” Yaşlı polis hemen ona döndü. “Beyefendi.” Rıza iki elini birden kaldırdı. “Bunun gereksiz olduğunu söylüyorum.” “Hayır,” dedi polis. “Polisin önünde tehditler savuruyorsunuz.” Bahar o esnada araya girdi, sesi olabilecek en iğreti tatlılıktaydı. “Memur bey, kimse kimseyi tehdit etmiyor. Sadece bu durum çok can yakıcı. Rıza sadece eşyalarını alıp haysiyetiyle yoluna devam etmek istiyor. Meryem kırgın, bu çok ortada. Ama onun hayatını burada hapsedemez.” Onun hayatı. İçeride. Telefonumu yeniden kaldırırken ellerim tamamen tekti, zerre titremiyordu. “Bahar, evli bir adamın yüzüğünü kabul ederken gösterdiğin haysiyetle aynı haysiyet mi bu?” Gözleri çaktı. “Dikkat et,” dedi. Başımı hafifçe yana eğdim. “İşte gerçek yüzün.” “Yeter artık,” diye çıkıştı Rıza. “Birkaç parça evrak yüzünden güvende olduğunu mu sanıyorsun? Her şeyin yarısı benim. Hesapların yarısı. Mobilyaların yarısı. Eğer istersem bu evin yarısı. Ve şu sergilediğin tavırlardan sonra hangi hakime gitsem neden gitmek zorunda kaldığımı çok iyi anlayacaktır.” “Zorunda mı kaldın?” diye sordum. Daha da yaklaştı. “Evet. Zorunda kaldım.” Ve işte o an, ilk gerçek hatasını yaptı. Beni geçip, arkamdaki çalışma odama giden koridora doğru baktı. Yatak odasına değil. Mutfağa değil. Garaja değil. Çalışma odama. O belgeler sıradan bir bahane değildi. Spesifik bir şeye ihtiyacı vardı. Ve onun hâlâ içeride olduğuna inanıyordu. Mavi klasörü göğsüme doğru bastırdım. “Memur bey, kendisinin buradan uzaklaştırılmasını talep ediyorum.” Rıza acı acı güldü. “Beni kendi evimden uzaklaştıramazsınız.” Yaşlı polis gülmedi. “Beyefendi,” dedi, “şimdilik buradan ayrılmanız gerekiyor.