İhanet ve İntikamın Havaalanı Hikayesi
Havaalanındaki kapıda kocam biniş kartımı yırttı, kendini beğenmiş bir şekilde gülümsedi ve “Benimle gelmiyorsun,” dedi. Metresi Buse, yanlarında, muhtemelen yirmi iki yaşındayken ödediğim ilk ayki kiramdan daha pahalı olan krem rengi bir pardösüyle duruyordu. Zahmetsiz bir zarafetle gülümsedi; hani şu sessizce ama derinden yaralayan türden bir gülümsemeyle. Koluna girerek, sanki benim hayatımı çoktan yeniden yazmış ve beni oradan silmiş gibi bakıyordu.Terminal etrafımızda uğulduyordu; tekerlekli valizler, biniş anonsları, birbirine karışan konuşmalar… Ama o anda her şey arka plandaki gürültüye dönüşüp bulanıklaştı. İnsanlar şöyle bir baktı, sonra dikkatlerini üzerimizde hissetsem de fark etmemiş gibi davranarak hızla başlarını çevirdiler. Demir, biniş kartımın yırtık parçalarını, gördüğümden emin olmak için yeterince uzun süre elinde tuttu. Sonra bıraktı. Ayaklarımın dibine saçıldılar. Alçak, neredeyse sakin bir tonla, “Ne zaman vazgeçeceğini bilmeliydin, Rüya,” dedi. “Bu iş seyahati. Sen artık bunun bir parçası değilsin.” On iki yıl… Tek bir cümleye indirgendi. Ağlamadım. Sesimi yükseltmedim. Ona bu tatmini vermedim. Bunun yerine, soğuk zemine aldırış etmeden diz çöktüm ve o biniş kartının her bir parçasını topladım. Onları dikkatlice düzelttim ve çantama koydum. Artık bir bilet değillerdi. Delildiler. Ayağa kalktım, pencere kenarındaki metal koltuklardan birine doğru yürüyüp oturdum. Yansımam bana geri bakıyordu; sakin, kararlı, mesafeli. Sonra bir arama yaptım. Otuz saniye. Avukatım açtığında, “Benim,” dedim. Bir sessizlik oldu. “Devam et.” “Yaptı. Uçağa bindiler. Harekete geçin.” Bu kadarı yeterliydi. Telefonu kapattım. On iki yıl önce Demir’in elinde eski püskü bir kamyon ve kırılgan bir hayalden başka hiçbir şey yoktu. Durmaksızın çalışıyor, nadiren sonuçlanan sözleşmelerin peşinden koşuyordu. Onunla, hayatındaki her şeyin belirsiz olduğu o dönemde tanışmıştım. O zamanlar ben istikrarlıydım; tıbbi faturalandırma alanında düzenli bir işim, birikimlerim ve düzenim vardı. Zenginlik sayılmazdı ama banka "hayır" dediğinde yardım edecek kadar yetiyordu. Ben de yardım ettim. İlk kredisine kefil oldum. Hesapları kuruduğunda maaş ödemelerini kapattım. Oğlumuz uyurken geceleri onun defterlerini tuttum. Taşınması gereken ne varsa taşıdım. Sessizce. Bir takdir görmeden. Ve nihayetinde işi büyüdüğünde —para akmaya başladığında— hikayenin onun anlattığı versiyonu değişti. Onun versiyonunda, her şeyi kendi tırnaklarıyla kazıyarak yapmıştı. Buna göz yumdum. Çünkü evliliğin bu anlama geldiğini düşünüyordum; spot ışıklarının altında sadece bir kişi dursa bile birlikte inşa etmek. Ancak başarı onu yavaş yavaş değiştirdi. Önce geç saatlere kadar süren işler başladı. Sonra gizli telefon görüşmeleri. Ardından “sadece iş icabı” dediği ayrı hesaplar. Sonra her şey ayrıldı. Sonra Buse geldi. Geç saatlere kadar kalan, çok kolay gülen ve onun dünyasında sanki oraya aitmiş gibi hareket eden ofis müdürü. Demir fikrimi sormayı bıraktı. Sonra dinlemeyi bıraktı. Zamanla numara yapmayı da bıraktı. Bana bakış açısı değişti; ortaktan bir yükümlülüğe dönüştüm.Cenevre’den üç hafta önce e-postaları buldum. Tesadüfen değil. İçgüdülerimle. Yazışma zinciri uzundu. Dikkatli. Hesaplanmış. Demir ile dokunulmaz olduğuna inanan bir şirket avukatı olan kardeşi Murat arasındaydı. Her şeyi planlamışlardı. Gizli bir boşanma. Devredilen varlıklar. Şirket ortaklığı öyle bir yeniden yazılmıştı ki, tüm risk bana kalacaktı ama hiçbir değer alamayacaktım. Fark etmeyeceğimi sandılar. Sessizliğin zayıflık anlamına geldiğini sandılar. Yanıldılar. Demir beni aşağıladığına inanarak o uçağa binerken, ben bu işin nasıl biteceğini zaten biliyordum. Kararımı çoktan vermiştim. Ve o Cenevre’ye indiğinde, onu bekleyen insanlar sadece yatırımcılar olmayacaktı.