İmamın Sırrı Düğün Gecesi
Takip eden haftalarda hiçbir şey mucizevi şekilde düzelmedi. Niyazi hâlâ bazen geceleri uykusundan aniden uyanıyordu. Ben banyodan biraz geç çıksam koridorda beni beklediğini görüyordum. Telefonuma birkaç saat cevap vermezsem sesi değişiyordu. Ama artık bunu saklamıyordu. Ve ben ilk kez, korkunun gizlendiğinde büyüdüğünü fark ettim. Bir akşam birlikte çay içerken ona baktım. “Bana gerçekten ne zaman âşık oldun?” diye sordum. Uzun süre düşünmedi. “Senden korkmadığım zaman,” dedi. Kaşlarımı çattım. “Benden mi korkuyordun?” “Evet.” Hafifçe gülümsedi. “Çünkü seni kaybetme ihtimali vardı.” Başımı eğip fincanın içindeki çaya baktım. “İnsan kaybetme ihtimali olmayan şeyi sevemez ki Niyazi.” Bu sözüm onu susturdu. Aylar geçti. Ev yavaş yavaş gerçekten bizim evimiz oldu. Benim kitaplarım raflara karıştı. Mutfakta benim düzenim oluştu. Sabah namazlarından sonra birlikte kahvaltı etmeye başladık. Küçük şeylerdi ama insan bazen tam da küçük şeylerin içinde kök salıyordu. Sonra bir gün, temizlik yaparken yatak odasındaki çekmecenin artık kilitli olmadığını fark ettim. İçini açtım. Mektuplar hâlâ oradaydı. Ama bu kez en üstte yeni bir zarf duruyordu. Üzerinde yine ismim yazıyordu. “Meliha.” Kalbim yavaşça sıkıştı. Zarfı elime aldım ama açmadım. Niyazi kapının önünde duruyordu. Yüzünde korku yoktu bu kez. Sadece dürüstlük vardı. “Bu farklı,” dedi sessizce. “Nasıl bilebilirim?” Yavaşça yanıma geldi. “Çünkü bu kez bir veda değil.” Zarfı açtım. İçindeki kâğıtta sadece birkaç satır vardı. “Senden önce hep ölümü bekleyerek sevdim. İlk kez biri bana, sevmenin beklemek değil yaşamak olduğunu öğretti. Eğer bir gün benden önce gidersen canım yanacak. Ama artık bunu düşünerek bugünümü senden çalmayacağım.” Altındaki tarih bugündü. Ve ilk kez mektubun sonunda bir cümle daha vardı: “Bu bir veda mektubu değil. Bu, sonunda başlamayı öğrenen bir adamın ilk gerçek aşk mektubu.” Gözlerim doldu. Başımı kaldırdığımda Niyazi bana öyle dikkatli bakıyordu ki… sanki yanlış bir hareketle her şeyi yeniden kırmaktan korkuyordu. Yanına gidip ellerini tuttum. “Bak,” dedim yumuşakça. “Bir gün birbirimizi kaybedeceğiz. Bu kaçınılmaz.” Yüzü gerildi ama sözümü kesmedi. “Ama aşkın amacı bunu engellemek değil.” Parmaklarını sıktım. “Aşk, o gün gelene kadar birbirini yalnız bırakmamaktır.” Gözlerinden bir damla yaş düştü. Ve o an ilk kez Niyazi’nin korkusunun içinde saklanan şeyi tamamen gördüm. Bu adam ölümden değil… Geride eksik kalmış sevgiler bırakmaktan korkuyordu. Aylar sonra cami avlusunda birlikte yürürken yaşlı bir adam bizi durdurdu. “Niyazi hocam,” dedi gülerek. “Sizi uzun zamandır ilk kez böyle görüyoruz.” Niyazi şaşırdı. “Nasıl yani?” Adam omzuna dokundu. “Eskiden sanki hep birini uğurluyormuşsunuz gibi bakardınız. Şimdi ilk kez biriyle gerçekten yaşıyor gibisiniz.” Niyazi bana baktı. Ben de ona. Ve hiçbir şey söylemedik. Çünkü bazen insanın hayatı boyunca aradığı şey büyük bir aşk değil… Yanında ölüm korkusunu bile susturabilen bir huzurdu. O gece yatmadan önce ışığı kapatırken Niyazi bana sessizce şunu söyledi: “Artık senden sonra ne olacağını düşünmeden uyuyabiliyorum.” Gülümsedim. “Çünkü sonunda,” dedim usulca, “benim hâlâ burada olduğuma inanıyorsun.” Ve yıllar sonra ilk kez… Bir adam beni kaybetmekten korkmadan sevmeyi öğreniyordu.