İş seyahatinden döndüğümde eşimi ve bebeğimi ölümün eşiğinde buldum

Yanında Can zayıf ve hırıltılı sesle ağlıyordu. Yüzü ateşten kıpkırmızı, bezi pis, vücudu yanıyordu. “Selin!” Gözlerini yavaşça açtı. Beni görünce güçsüzce ağladı. “Telefonumu aldılar” diye fısıldadı. O sırada annem kapıda belirdi. “Ay Emre, ona inanma. Mağdur rolü yapmayı çok sever.” Elif kollarını kavuşturdu: “Dikkat çekmekten başka bir şey bilmez.” Can’ı kucağıma aldım. Vücudundaki korkunç sıcaklığı göğsümde hissettim. O anda karımın ve oğlumun tartışmaya değil, hastaneye ihtiyacı olduğunu anladım. İkisini de alıp koşarak çıktım. Annem arkamdan bağırıyordu: “Görürsün, hepsi o kadının tiyatrosu!” Acil servise vardığımızda doktor Selin’i, sonra Can’ı muayene etti ve bana unutamayacağım bir öfkeyle baktı. “Eşiniz ve bebeğiniz ağır dehidrasyon geçirmiş” dedi. Sonra Selin’in bileklerine baktı. “Ve bu morlukların açıklaması gerekiyor. Hemen şimdi.” Az sonra öğreneceklerim inanılmazdı… Doktorun adı Dr. Mehmet Öztürk’tü. Sesini yükseltmiyordu ama her kelimesi bir çığlıktan daha ağırdı. “Polisi çağırmam gerekiyor” dedi. “Bu ne kaza ne de basit ihmal gibi duruyor.” Yer ayaklarımın altından kayıyordu. Selin sedyede titriyordu. Can serum takılmış, bir hemşire başında bekliyordu. Karıma yaklaşmak, özür dilemek, sarılmak istiyordum ama her seferinde kapıya bakıyordu, sanki biri gelip onu cezalandıracakmış gibi. O sırada annem geldi. Ağlayarak, Elif arkasında, koridorda sahne yaptı. “Ben sadece yardım etmek istedim!” diye bağırdı Fatma. “Gelinim akıl sağlığı yerinde değil! Uyumuyor, yemiyor, çocuğa bakamıyor!” Elif başını sallıyordu: “Elimden geleni yaptık. Odasına kapanıyordu. Ne yıkanmak istiyordu ne de bebeği beslemek.” Dr. Öztürk etkilenmedi. “Bulduklarımız bu anlatımla örtüşmüyor.” Annem ilk kez sustu. Kısa süre sonra savcı yardımcısı Avukat Aylin Demir geldi. Bizi ayrı ayrı sorguladı. Annem ezberlediği versiyonu tekrarladı: “Selin hep dengesizdi.” Elif de ekledi: “Ağabeyim ona âşık, gerçeği göremiyor.” Ama Avukat Demir doktorla konuştuktan sonra hava değişti. “Tedavi edilmemiş enfeksiyon, yüksek ateş, ağır dehidrasyon, bileklerde morluklar… Net ihmal ve terk belirtileri. Bebek de hayati tehlike sınırındaydı.” Annem gözlerimin içine baktı. Bakışını kaçırmadı. Avukat Demir Selin’in yanına oturdu. “Bana tam olarak ne olduğunu anlatmanız lazım.” Selin zor konuştu. Sesi kırık çıkıyordu: “Sütümün kötü olduğunu söylüyorlardı. Can’ı emzirirsem hasta edecekmişim. Bana çok az yemek veriyorlardı. Su istesem ‘kalk da kendin al’ diyorlardı, oysa yürüyemiyordum bile.” “Neden beni aramadın?” diye sordum, cevabı zaten biliyordum. Selin yüzünü bana döndü: “Çünkü telefonumu aldılar.” Annem patladı: “Yalan!” Selin yavaşça kollarını kaldırdı. Bileklerinde koyu, yuvarlak izler vardı. “Can’la birlikte gitmeye çalıştım” diye fısıldadı. “Beni engellediler.” Elif’in yüzü bembeyaz oldu. Annem çenesini sıktı: “Her şeyi uyduruyor, seni ailenden koparmak istiyor Emre.” Sonra Selin her şeyi aydınlatan cümleyi söyledi: “Her şey ev içindi.” Oda sessizliğe gömüldü.