Onu masaja yatırdım. Saçını yıkadım. Sonra elini tuttum. “Aynaya bakacaksın. Çünkü o aynada bir hiç değil, bir tanrıça var.” O kadın bana iki ay sonra iş ortağı olmayı teklif etti. Adı Nilgün’dü. Hayatımı değiştirdi. İlk salonu ikinci salon takip etti. Sonra üçüncü. Sonra kendi ürün hattım çıktı. Sonra İstanbul’da bir estetik klinik açtım — ama hiç gitmedim açılışına. Kerem’in haberi olmasından korktum. Yedi yılın sonunda Yıldız Wellness, Türkiye’nin güneyinde dokuz şubeli bir lüks spa zinciriydi. Forbes’in “40 Yaşından Genç 40 Kadın Girişimci” listesindeydim. Yine de çocuklarımı asla sosyal medyaya koymadım. Asla röportaj vermedim geçmişim hakkında. Asla Kerem’in adını anmadım. Korktuğumdan değil. Stratejiydi. Hatice Teyze geçen yıl vefat etti. Yatağının yanında ben oturuyordum. Elimi sıktı. “Kızım,” dedi. “O adama hakkını ver. Ama affetme. Affetmek senin hakkın değil — onu doğurmadın sen.” Güldüm. Ağladım. Onu öptüm. “Söz veriyorum teyzem.” Çocukların yedinci yaş günü yağmurlu bir geceye denk geldi. Tıpkı kaçtığım gece gibi. Pasta önündeydiler. Mumlarını üflemeden önce dilek tuttular. Mert dedi ki: “Ben bir köpek istiyorum.” Mete dedi ki: “Ben annemin doğduğu şehri görmek istiyorum.” Donup kaldım. Hiç anlatmadığım bir şehir. Hiç adını duymadıkları bir geçmiş. Ona baktım. Yedi yaşındaki oğlum, babasının gözleriyle bana bakıyordu. Ama babasının ruhu yoktu içinde. Sadece merak vardı. Saf, çocuksu, kırılmaz bir merak. “Tamam,” dedim. “O zaman yolculuğa çıkıyoruz.” “Deniz mi anne?” “Hayır.” Onlara baktım. Yedi yılın bilediği bir şefkatle. “Bir hikâyeyi kapatmaya.” Bir hafta sonra Atatürk Havalimanı’na inmiştik. Yanımda Mert. Diğer yanımda Mete. Beyaz gömlek giymişti Mert. Mete sırtında lacivert çantasıyla geziyordu. İkisi de Kerem’in gözlerine sahipti. Bunu herkes ilk bakışta fark ederdi. Ben de bunu biliyordum. İşte tam da bu yüzden onları yanıma aldım. Kullanmak için değil. Onları silmek isteyen adamın, gözünün önünde — günahının canlı kanıtı olarak yürümeleri için. Kerem Karadağ o gece Levent’teki Maxim Otel’in balo salonunda bir gala veriyordu. Altunsoy Holding ile ortaklık ilan edecekti. Beni terk ettiği aynı aile. Onunla asla evlenmemiş ama onu borca batırarak kullanmış olan aynı kızı. Söylentilere göre Kerem son üç yılında üst üste batmıştı. Altunsoylar onu kullanıp atmıştı. Şimdi son şansıydı bu ortaklık. Ve ben de bu gece oradaydım. Davet kartı elimde. Siyah elbise üzerimde. Salona girdiğimde fısıltılar başladı. “Kim bu kadın?” “Yıldız Wellness’ın sahibi.” “Milyonluk yatırım getirdiğini söylüyorlar.” Kerem sahnede gülüyordu. Hâlâ dünyaya hükmediyormuş gibi. Sonra beni gördü. Elindeki kadehi havada kaldı. Sonra çocukları gördü. İki aynı yüz. İki tanıdık çift göz. İki hayat — silindiklerini sandığı. Yavaşça gülümsedim. Sevgiyle değil. Nefretle değil. Zaferle. Kerem sahneden indi. Yüzü kireç gibiydi. Davetlilerin arasından tökezleye tökezleye geçti. Garsonlardan birinin tepsisine çarptı, kadehler yere düştü. Kimse fark etmedi. Çünkü herkes onun nereye gittiğini görmek için bakıyordu. Bana doğru geliyordu. Çocuklarımın gözünün önündeydim. Ellerini sıktım. “Korkmayın. Anne yanınızda.” “Anne, o adam kim?” dedi Mert. Cevap vermedim. Kerem önümde durdu. Kokusu hâlâ aynıydı. Konyak ve sigara. Ama parfümü artık daha ucuzdu. Saatler eskiyle değildi. Saçlarına ak düşmüştü. Yedi yılda yaşlanmıştı. Bense bilemediği için, dimdik ayaktaydım. “Selin…” “İyi akşamlar Kerem.” Çocuklara baktı. Mete arkamda gizlendi. Mert ona dik baktı. “Bu… bunlar kim?” Çantamdan beyaz bir dosya çıkardım. Uzattım. “Bunu sormadan önce, yönetim kurulunun az önce ne aldığıyla ilgilenmen gerek.” Yutkundu. “Ne yaptın sen?” Tam o anda balo salonunun devasa ekranı söndü. Sonra bir görüntü belirdi. 2018 tarihli, eski bir ultrason. İki minik kalp atışı işaretli. Salon donup kaldı. Bir adam kadehini düşürdü. Bir kadın “Aman Tanrım,” dedi. Altunsoy ailesinin patriği Ferit Bey, ön sıradan ayağa kalktı. Yüzü kıpkırmızıydı. Ben Kerem’e doğru başımı kaldırdım. “Sakin ol. Hâlâ ses kaydını oynatmadım — onları yok etmemi istediğin geceyi.” Kerem’in dizleri büküldü. Tam o anda Ferit Bey öne çıktı. “Kerem! Sen bu kadına ne yaptın?” Kerem cevap veremedi. Ben verdim. “Yedi yıl önce bana karnımdaki bebeği aldırmamı emretti, Ferit Bey. Sizin kızınızla evlenmek için. Anlaşma uğruna. Şirketler uğruna. Bunlar yerine para uğruna.” Çocukları gösterdim. “Bunlar sizin damadınız olamayacak adamın iki oğlu. İkiz. Mert ve Mete. Babaları bilmedikleri için bugün hâlâ hayattalar.” Ferit Bey, Kerem’e baktı. Sonra adamlarına işaret etti. “Anlaşma iptal. Bu adamla bir işim olmaz.” Salondan çıkarken bir tek söz daha söyledi: “Kadın haklı. Sen sefilsin Kerem.” Kapı kapandı. Altunsoylar gitti. Ortaklık öldü. Salonun yarısı da peşlerinden çıktı. Birkaç dakika içinde Kerem’in son fırsatı buharlaştı. Yedi yıllık batış, dakikalar içinde tamamlanmıştı. Sonunda ben, çocuklar ve Kerem kaldık ortada. Birkaç şaşkın garson. Bir de kameraları henüz toplayamamış basın mensupları. Kerem dizlerinin üzerine çöktü. Yedi yıl önce ona söylediğim cümle aklıma geldi: “Bir gün onları tanımak için bana yalvaracaksın.” İşte o gün gelmişti. “Selin, lütfen… Onlar benim oğullarım…” Eğildim. Onun seviyesine indim. Yüzüne baktım. Sakince konuştum: “Hayır Kerem. Onlar benim oğullarım. Sen onlara baba olmayı yedi yıl önce reddettin. O gece masada bıraktığın o zarfı hâlâ saklıyorum. Ben senden bir şey istemiyorum. Para istemiyorum. Soyadı istemiyorum. Ziyaret hakkı istemiyorum. Hatta özür de istemiyorum.” “Peki ne istiyorsun?” dedi titreyerek. “Hiçbir şey,” dedim. “Bu gece buraya seni mahvetmek için gelmedim. Seni mahvedecek olan kendi yaptıklarındı zaten. Ben sadece sözümü tutmaya geldim.” Doğruldum. Mert ve Mete’nin ellerini sıktım. “Çocuklar, gidelim. Burada işimiz bitti.” Mete dönüp baktı. “Anne, o ağlayan adam kim?” Bir an düşündüm. “Bir zamanlar tanıdığım biri tatlım. Ama artık önemli değil.” Salondan çıkarken Kerem’in arkamdan haykırdığını duydum: “Selin! Bekle! Bir kerecik onlarla konuşmama izin ver!” Durdum. Ama dönmedim. “Onlar yedi yıldır seni tanımadan büyüdüler Kerem. Bir gün, büyüdüklerinde, sormak isterlerse — kendileri karar verirler. Onların seçimi olacak. Senin değil. Benim de değil.” Otele döndük. Çocuklar koltukta uyuyakaldı, ellerinde dondurma. Pencereden İstanbul’a baktım. Yedi yıl önce yağmurun altında çıktığım şehir. Şimdi ışıkları benim önümde eğiliyor gibiydi. Telefonumu açtım. Hatice Teyze’nin son fotoğrafına baktım. İçimden ona seslendim: “Söz tuttum teyzem. Hakkımı aldım. Ama affetmedim. Affetmedim çünkü o benim hakkım değil.” Ertesi sabah İzmir’e dönüş uçağına bindik. Üç ay sonra, Kerem Karadağ Holding iflas davası açtı. Altı ay sonra, mahkeme Kerem’i 2018’deki ses kaydı yüzünden — “doğmamış çocuğa karşı tehdit ve psikolojik şiddet” suçlamasıyla — sembolik bir cezaya çarptırdı. Para değildi mesele. Kayıt resmiydi artık. İsmi kirlenmişti. Bir yıl sonra Mert bana sordu: “Anne, babamızın adı neydi?” İçim sızladı. Ama gülümsedim. “Bir gün, on sekiz yaşında olduğunuzda anlatacağım. Eğer hâlâ bilmek isterseniz.” “Tamam anne.” Sarıldılar bana. İkisi de aynı anda. Tıpkı doğdukları gece göğsüme yattıkları gibi. Şimdi otuz beş yaşındayım. Yıldız Wellness on dört şubeli. Bodrum’da bir butik otelim var. Hatice Teyze’nin adına İzmir’de bir vakıf kurdum — kocasından kaçan hamile kadınlara sığınak veren bir vakıf. Yılda üç yüz kadına yardım ediyoruz. Hepsinin ismini ezbere biliyorum. Kerem’in adını yıllarca anmadım. Geçen ay Boğaz’da bir vapurda gördüm onu. Tek başınaydı. Tıraşı uzamış, gözleri çökmüş. Beni fark etti. Yaklaşmadı. Selam vermedi. Ben de vermedim. Aramızdan vapur geçti. Sis vardı. Boğaz’ın suları siyahtı — tıpkı yedi yıl önceki o gece gibi. Sadece bu sefer, ben akvaryumun içinde değildim. Camı çoktan kırmıştım. Ve dışarıda, gerçek hayatta, iki minik kalp benim için atıyordu hâlâ. Yedi yaşında değildi artık. On dört. Ama hâlâ benim minik mucizelerimdi. Ve bir adam onları “engel” demişti. İyi ki dinlememişim.