Kızım Mezuniyet Törenine Kartondan Bir Genç Getirdi
Işın mikrofonu biraz aşağı indirdi. Gözleri müdürün elindeki kâğıttaydı“Bana Tufan verdi,” dedi. “Geçen kış. Mezuniyet gününe kadar açmamamı istemişti.” Müfit Bey kâğıdın üst kısmını yeniden okudu. Dudakları aralandı. Birkaç saniye önceki sert ifadesinin yerini şaşkınlık aldı. “Tufan mı? Tufan Demir?” Kızım başını salladı. Müdür bu kez karton maketin önüne doğru eğildi. Az önce uzaktan, kalabalığın ve mavi keplerin arasında doğru dürüst göremediği basılı yüze dikkatle baktı. Gözleri fotoğrafın yüz hatlarında dolaşırken belli ki bir şey hatırlamıştı.“Tufan... Evde eğitim alan öğrencimiz.”Spor salonundaki uğultu giderek azaldı. Müfit Bey elindeki mektubu Işın'a uzatmak ister gibi yaptı, sonra duraksadı. “Bu özel bir mektupsa okumam doğru olmaz,” dedi alçak sesle. “Tamamını okumanızı istemiyorum,” diye cevap verdi kızım. “Yalnızca üstündeki adı görmenizi istedim. Çünkü o da bizim okulumuzun öğrencisiydi.” Müfit Bey gözlüğünü çıkardı. “Evet, hatırladım. Dosyasını biliyorum. Ama seni onunla birlikte hiç görmemiştim.” “Çünkü Tufan uzun zamandır okula gelemiyordu.” Müdür bir an sessiz kaldı. Sonra elindeki mikrofonu uzatıp kızımın konuşmasına izin verdi.“Otuz saniye istemiştin. Seni dinliyorum.” Işın önce seyircilere, ardından yanındaki karton makete baktı. Sol eli hâlâ onun omzundaydı. “Bu Tufan,” dedi. “Benim çocukluk arkadaşım. Aynı okulun farklı şubelerinde öğrenciydik. Uzun süredir evinde ders çalışıyordu. Hastalandığı için okula gelemedi ama bizimle aynı mezuniyet dönemindeydi. Küçükken birlikte mezun olacağımıza söz vermiştik. Geçen bahar onu kaybettik. Bugün buraya ailesinin izniyle getirdiğim fotoğrafıyla geldim. Çünkü bu günü yalnız geçirmek istemedim. Kimsenin üzülmesini ya da alkışlamasını beklemiyorum. Sadece adını bilmenizi istedim.” Son sözcüklerden sonra mikrofonu indirdi.Salonda mutlak bir sessizlik olmadı. Arka sıralarda sandalyeler gıcırdadı, bir bebek ağlamaya başladı. Birkaç kişi hâlâ ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. Ama biraz önce gülen öğrencilerin sesleri kesilmişti. Ben oturduğum yerde ellerimi birbirine kenetledim. Tufan'ı ilk gördüğüm gün, kızım henüz altı yaşındaydı. Apartmanımızın bahçesinde dizlerini çamura bulamış, kırılmış bir oyuncak arabanın tekerleğini tamir etmeye çalışıyordu. Tufan yanına çömelmiş, arabayı nasıl düzeltebileceklerini anlatıyordu. O günden sonra birbirlerinden kolay kolay ayrılmadılar. İlkokul yıllarında aynı sırayı paylaşmak için öğretmenleriyle pazarlık eder, teneffüslerde kimin daha hızlı koşacağını tartışırlardı. Lise çağında farklı sınıflara düştüklerinde de arkadaşlıkları sürmüştü. Tufan'ın hastalığı ağırlaştığında ise görüşmeleri okul koridorlarından evine ve hastane bekleme salonlarına taşındı. Işın bazen eve döndüğünde saatlerce konuşmazdı. Tufan'ın yanında ağlamaktan çekindiği günlerin bütün ağırlığını odasına taşırdı. Bir akşam mutfakta bana, “Anne, insan arkadaşının yanında sürekli güçlü görünmek zorunda mı?” diye sormuştu. Ona güçlü görünmek zorunda olmadığını söylemiştim. Ertesi gün Tufan'ın yanına gidip korktuğunu açıkça anlatmıştı. Sonradan öğrendiğime göre Tufan da ona aynı şeyi söylemişti: “Ben de korkuyorum. Ama sen korktuğunu söyleyince kendimi daha az yalnız hissediyorum.”