Kızımız Elif o zamanlar sadece 6 yaşındaydı

"Tekne için hâlâ çok küçüksün fıstığım. Gelecek yıl." Öğleden sonra olduğunda saati çok sık kontrol etmeye başlamıştım. Akşam olduğunda Kerem'i dört kez aramıştım. İlk ikisi çaldı. Sonrakiler çalmadı. Güneş battığında ve kapının önü boş kaldığında içimi kötü bir his kapladı. Elif'i komşumuza bırakıp mahalleden birkaç kişiyle göle sürdüm. Önce tekneyi bulduk. Kuzey kıyısı yakınlarında sürükleniyordu; Kerem ya da çocuklardan hiçbir iz yoktu, suyun üzerinden seslenen kimse yoktu, sadece hafifçe sallanan bir tekne vardı. Can yelekleri hâlâ içindeydi. Sesim kısılana kadar isimlerini haykırdım. Kimse cevap vermedi. Arama çalışmaları günlerce sürdü. Kerem'in en yakın arkadaşı Selim her şeyi organize etmeye yardım etti ve sürekli, "Aslı, bunu kabullenmen lazım. Boğuldular," dedi. Can yelekleri hâlâ içindeydi. Açıklama çabuk geldi: Ani bir akıntı, sudaki sert bir değişim, belki tekne alabora olmuştu. "Göl onları aldı." Herkesin kabullendiği cümle buydu. Ama cesetleri asla bulunamadı. Ve bu, benim asla hazmedemediğim tek parçaydı. Kerem o sabah beni öptüğünde, her zamanki gibi sakindi; suda pervasızca risk alacak bir adamın sesi gibi gelmiyordu kulağa. Sıradan bir yaz sabahındaki bir koca ve baba gibiydi; sıradanlık, felaketin büründüğü en zalim maskedir. Uzun bir süre boyunca, Elif'i okula bıraktıktan sonra göle gittim. İki elimle direksiyona tutunup suya bakardım; sanki yeterince sert bakarsam bana cevap vermek zorunda kalacakmış gibi. Bir keresinde, bunu yapmaya başladıktan neredeyse bir yıl sonra, dışarı çıkıp rüzgara karşı üçünün de ismini boğazım yanana kadar bağırdım. Göl onları aldı. Sonunda gitmeyi bıraktım; huzura erdiğim için değil, o yerin kendisi bana zalimce gelmeye başladığı için. Duvarlardaki göl fotoğraflarını indirdim; çünkü her köşe başını döndüğümde, doğru dürüst veda etmeme bile izin verilmeyen o üç insanın güneşli hallerini görmeye dayanamıyordum. Bu sırada hayat, ben aynı yerde takılıp kalmış hissetsem de akmaya devam etti. Elif büyüdü. Ailemin eksik parçaları etrafında bir hayat kurmayı öğrendim. Okul beslenmeleri. Ödevler. Futbol çorapları. Kira. Hâlâ burada olan çocuk için ayakta kalmanın tüm o sıradan işleri... Hayatımın geri kalanının böyle olacağını sanıyordum. Sonra geçen hafta sonu, Elif eski bir kutuda ilk küçük telefonunu buldu ve o gece yatak odama getirdiği şey, bildiğimi sandığım her şeyin şeklini değiştirdi. Bu sırada hayat, ben aynı yerde takılıp kalmış hissetsem de akmaya devam etti. Akşam yemeğinden sonraydı. Çamaşırları katlıyor, bir yandan da televizyona bakıyordum. Elif kapı eşiğinde, elinde pembe küçük bir telefonla duruyordu. "Eski kutulardan birinde buldum," dedi. "Şarj aleti de içindeydi. Çalışmaz sandım ama şarj oldu." Elif'in gözleri aniden doldu. "Küçüklüğümden kalan oyunlara ve fotoğraflara bakıyordum, sonra başka bir şey buldum." Çamaşırları kenara bıraktım. "Nedir o tatlım?" Telefona baktı. "Anne, babam gitmeden önceki gece bana bir video göndermiş ve sana göstermememi istemiş." Çamaşır katlamayı bırakıp ona bakakaldım. "Ne videosu?"
Copyright © 2015. All Rights Reserved.