KOCAMLA ANNEM, YİRMİ YEDİ YIL BOYUNCA BİRBİRLERİNE ZORLA TAHAMMÜL ETTİLER

Ta ki benim onu eve getirdiğim güne kadar. Yirmi yedi yıl önce, heyecanla anneme âşık olduğum adamı tanıştırmıştım. “Anne, bu Orhan.” Annem o gün bembeyaz olmuştu. Ben bunu onun Orhan’ı beğenmemesine yormuştum. Oysa annem kapının önünde duran adamı hemen tanımıştı. Öldüğünü sandığı Selim geri dönmüştü. Üstelik kızının sevgilisi olarak. Mektuptaki sonraki cümle içimi paramparça etti. “Sana gerçeği söylemeye çalıştım. Ama Selim, artık Orhan olduğunu ve geçmişin sonsuza dek kapanması gerektiğini söyledi. Sana bir şey anlatırsam yıllar önceki tehdidini gerçekleştireceğini ima etti. Sonra sen onunla evlenmek istediğini söyledin. Seni kaybetmekten korktum. Susarsam seni gözümün önünde tutabileceğimi düşündüm.” İşte annemle Orhan arasındaki yirmi yedi yıllık nefretin sebebi buydu. Annem onu her gördüğünde kızını tehdit etmiş bir suçluya bakıyordu. Orhan ise her aile yemeğinde geçmişini bilen tek insanın karşısında oturuyordu. Ve ikisi de benim hiçbir şeyden haberim olmadığını biliyordu. Birden ayağa kalktım. “Eve gitmem gerekiyor.” Polis başını kaldırdı. “Neden?” Orhan’ın cenazeden ayrılırken söylediği bir şey aklıma gelmişti. Sabah bana, annemin ölümünden sonra evini mümkün olduğunca çabuk boşaltmamız gerektiğini söylemişti. Hatta eski evrakları kendisinin halledebileceğini özellikle belirtmişti. O anda anladım. Orhan ağacın altında ne olduğunu biliyordu. Belki kutunun tam yerini bilmiyordu ama annemin öldüğü anda kanıtları bulup yok etmek için harekete geçmişti. Polislerle birlikte bizim eve gittik. Kapı açıktı. Yatak odasındaki dolabın içi boşaltılmıştı. Orhan’ın bazı kıyafetleri yoktu. Pasaportu yoktu. Evde tuttuğumuz acil durum parası da alınmıştı. Mutfak masasının üzerinde ise evlilik yüzüğü duruyordu. Yanında küçük bir not vardı. “Beni arama. Bilmediğin şeylerle yaşamaya devam etmen ikimiz için de daha iyiydi.” O cümleyi okuyunca içimdeki korku yerini öfkeye bıraktı. Yirmi yedi yıl boyunca aynı yatakta uyuduğum adamın kim olduğunu bilmiyordum. Ama annem biliyordu. Ve beni korumak için yirmi yedi yıl boyunca nefret ettiği bir adamla aynı sofraya oturmuştu. Polis bütün çıkış noktalarına haber verdi. Orhan ertesi sabah şehirlerarası otobüs terminalinde yakalandı. Üzerinde başka bir isimle hazırlanmış sahte kimlik ve yüksek miktarda nakit para vardı. Daha sonra yapılan soruşturmada, yıllar önce annemin şirketinden çalınan paranın bir bölümünün farklı hesaplarda hâlâ bulunduğu ortaya çıktı. Orhan her şeyi inkâr etmeye çalıştı. Ta ki kutudaki belgelerde kendi parmak izleri ve yıllar öncesine ait imzaları doğrulanana kadar. Mahkeme aylar sonra başladı. Onu sanık sandalyesinde gördüğümde karşımda kocamı göremedim. Sadece hayatı boyunca başka insanların güvenini kullanarak kaçmış bir yabancı vardı. Duruşmadan sonra avukatı bana Orhan’ın benimle konuşmak istediğini söyledi. Kabul etmedim. Söyleyebileceği hiçbir şey yirmi yedi yılı geri getiremezdi. Annemin evini birkaç ay sonra sattım. Ama kırmızı akçaağacın kesilmemesi için satış sözleşmesine özel bir madde eklettim. Yeni sahipleri bunu garip karşıladı. Onlara nedenini anlatmadım. Son kez evden ayrılacağım gün ağacın altında tek başıma durdum. Yıllarca annemin o ağacı bir sır saklamak için koruduğunu düşünmüştüm. Sonradan anladım ki aslında korumaya çalıştığı şey kutu değildi. Bendim. Annem kusursuz değildi. Susarak yanlış yapmıştı. Belki yıllar önce gerçeği söyleseydi hayatım çok farklı olacaktı. Ama korkusunun altında sevgisi vardı. Orhan’ın sessizliğinin altında ise yalnızca kendini koruma isteği. Ağacın gövdesine elimi koyup annemin bana yazdığı mektubun son cümlesini hatırladım: “Bir gün gerçeği öğrenirsen, benden nefret etmeden önce şunu bil: Bazen bir anne çocuğunu korumak isterken yanlış yolu seçebilir. Ama onu korumaktan asla vazgeçmez.” Gözlerimi kapattım. Yirmi yedi yıl boyunca kırmızı akçaağacın altında gömülü kalan şey yalnızca bir suçun kanıtları değildi. Bir annenin korkusu, bir adamın yalanları ve benim gerçeğini hiç bilmediğim evliliğimdi. O gün oradan ayrılırken arkamı dönüp ağaca son kez baktım. Ve sonunda şunu anladım: Gerçek bazen yıllarca toprağın altında kalabilir. Ama kökleri ne kadar derine inerse insin, bir gün mutlaka ışığa çıkar.