Köy okulunda öğretmenlik yaptığım yirmi altı yıl boyunca

“O sizi hiç unutmadı ama siz onun adını bile hatırlamıyorsunuz.” Sarp'ın uzattığı mektubu alırken parmaklarım titriyordu. Sararmış kâğıdın üzerindeki çocuk yazısını tanımıyordum ama kendi kırmızı kalemimle atılmış notu çok iyi hatırlıyordum: “Derslere ilgisiz. Başarılı olması beklenmiyor.” “Kim bu çocuk, Sarp?” diye fısıldadım. “Adı Yavuz. Benim babam.” Sanki odanın tabanı ayağımın altından çekildi. Fotoğrafa yeniden baktım. En arka sırada duran, gömleğinin düğmeleri birbirine uymayan, herkesten biraz uzakta bekleyen zayıf çocuk... Bir anda gözlerinin neden tanıdık geldiğini anladım. “Yavuz Demir...” Sarp başını salladı. “Demek sonunda hatırladınız.” Tam o sırada arka odadan boğuk bir inleme yükseldi. Sarp'ın yüzündeki kırgınlık yerini paniğe bıraktı. Kapıya koştu, ben de peşinden gittim. Daracık odada yaşlı bir adam, demir bir yatağın üzerinde nefes almakta zorlanıyordu. Bir elini göğsüne bastırmıştı. “Dedem!” diye bağırdı Sarp. “Az önce iyiydi!” Adamın adı İhsan'dı. Komodinin üstünde ilaçları vardı ama kutuların bazıları boştu. Derhal 112'yi aradım, durumu anlattım. Görevlinin yönlendirmesiyle İhsan Bey'in yanında kaldık. Sarp bir yandan dedesinin elini tutuyor, bir yandan kapıya bakıyordu. “Babam gelince kızacak,” dedi titreyerek. “Burayı kimseye söylemememi istemişti.” “Önce deden iyileşsin. Geri kalanını sonra konuşuruz.” Ambulans çamurlu yoldan güçlükle ilerleyip lojmana ulaştığında hava kararmaya başlamıştı. Sağlık görevlileri İhsan Bey'i sedyeye alırken kapıda bir adam belirdi. Üzerinde yağ lekeli iş montu, elinde ekmek dolu bir bez çanta vardı. “Sarp! Ne oluyor burada?” Sonra beni gördü. Olduğu yerde dondu. “Erdal Öğretmen?” Yüzü yılların yorgunluğuyla değişmişti ama bakışlarını artık tanıyordum. Yavuz, yirmi iki yıl önce başarısız ilan ettiğim öğrencim, karşımda duruyordu. “Baban fenalaştı,” dedim. “Ambulans geldi. Hastaneye götürüyorlar.” Yavuz çantasını yere bıraktı. Sarp'a sarıldıktan sonra sağlık görevlileriyle konuştu. Ambulansa binmeden önce bana döndü. “Burayı görmenizi istemezdim.” “Neden?” Bir an sustu. “Çünkü bir kez daha acınacak biri olduğumu düşünmenizi istemedim.” Bu söz, yüzüme atılmış bir tokattan ağırdı.