KÜÇÜK KIZIMLA SOKAKTA KALMAMAK İÇİN

Ben bir yetimdim. Çocukluğum koruyucu ailelerin yanında ve yetiştirme yurtlarında geçti. Bir aileden diğerine gönderilmenin, birilerinin seni gerçekten istediğini sanıp birkaç ay sonra yeniden yurda bırakılmanın nasıl bir his olduğunu çok iyi biliyordum. Sanki kimsenin istemediği, sürekli kapının önüne bırakılan küçük bir sokak kedisiydim. Ama gelecekteki kocam Kutay ile de işte o yıllarda tanıştım. O da benim gibi kimsesiz büyümüştü. Birbirimizi gerçekten sevdik. İkimizin de gösterişli işleri ya da büyük kazançları yoktu. Ben bir mağazada satış görevlisi olarak çalışıyordum, Kutay ise oto tamircisiydi. Evlendik. İstanbul'un kenar mahallelerinden birinde küçük ama güzel bir ev kiraladık. Bir süre sonra kızımız Derin dünyaya geldi. Fakir sayılırdık ama mutluyduk. Ta ki kocama kanser teşhisi konulana kadar. Kutay'ı hayatta tutabilmek için elimizden gelen her şeyi yaptık. Doktorların önerdiği tedavilere başladık. Elimizdeki bütün birikimi harcadık. Yetmedi. Borçlandık. Ama hiçbir şey işe yaramadı. Yaklaşık bir yıl süren mücadeleden sonra kocam hayatını kaybetti. Henüz onun yasını bile tutamadan kendimi devasa borçların altında ve bir yaşındaki kızımı tek başıma büyütmeye çalışırken buldum. Bulabildiğim ilk işe girdim. Yetmiş iki yaşındaki zengin bir dul olan Süreyya Bey'in yanında ev işleri yapmaya başladım. Şehrin dışında, büyük bir arazinin içindeki eski ama görkemli bir konakta tek başına yaşıyordu. Fakat kazandığım para borçlarımın yarısını bile karşılamıyordu. Hem geçmişten kalan hastane ve kredi borçlarını ödemeye çalışıyor hem de kirayı yetiştirmeye uğraşıyordum. Sonra Derin ağır bir şekilde hastalandı. Doktorun yazdığı ilaçları almak için bile param kalmamıştı. Tam o günlerde ev sahibim de aylardır kirayı geciktirdiğimi söyleyerek evi boşaltmam için bana bir ay süre verdi. Ayaklarına kapanacak hâle gelmiştim. Biraz daha zaman istedim. Kabul etmedi. Gidecek hiçbir yerimiz yoktu. Borç içindeydim. Geceleri uyuyamıyordum. Ve bir ay sonra küçücük kızımla birlikte gerçekten sokakta kalabileceğimizi düşünmeye başlamıştım. Süreyya Bey ise bana her zaman nazik davranmıştı. Bir akşam işimi bitirip çıkmak üzereyken beni çalışma odasına çağırdı. Uzun süre sessiz kaldıktan sonra şöyle dedi: “Biliyorum, senden çok daha yaşlıyım. Belki söyleyeceklerime güleceksin. Ama kalan ömrümde bir şeyleri saklamanın anlamı yok. Sana âşık oldum.” Ne diyeceğimi bilemedim. Ardından doğrudan gözlerimin içine baktı. “Benimle evlenmeni istiyorum.” O an önümde bir çıkış kapısı açılmış gibi hissettim. Başka ne yapabilirdim? Otuz beş yaşındaydım. O yetmiş iki yaşındaydı. Ve ben teklifini kabul ettim. Ama evliliğimiz düşündüğüm gibi soğuk bir anlaşmaya dönüşmedi. Süreyya Bey zamanla kızımı kendi torunu gibi sevmeye başladı. Derin'e satranç oynamayı öğretti. Kızım ateşlendiğinde bizimle birlikte sabaha kadar uyumadı. Ben her sabah kahvesini tam sevdiği şekilde hazırladım. Yaşı ilerleyip artık yürüyemediğinde tekerlekli sandalyesini ben sürdüm. Bahçede birlikte saatlerce dolaştık. Bazen yan yana oturup tek kelime konuşmadan gün batımını izledik. Beş yıl böyle geçti. Sonra bir sabah Süreyya Bey hayatını kaybetti. Cenazesinde kızımla birlikte tabutunun başında dakikalarca ağladım. Onun hiçbir çocuğu, kardeşi ya da yakın akrabası olmadığını biliyordum. Bu yüzden mirasının bana ve Derin'e kalacağını düşünüyordum. Sonuçta beş yıldır onun eşiydim. Hayatının son yıllarında yanında olan kişi bendim. Fakat cenazenin ertesi günü kapımız çaldı. Karşımda Süreyya Bey'in yıllardır birlikte çalıştığı avukatı Faruk Bey duruyordu. Elinde ince, kahverengi bir dosya vardı. İçeri girdi. Masaya oturdu. Sonra yüzüme tuhaf bir ifadeyle bakarak gülümsedi. “Rahmetli Süreyya Bey, evlilik teklifini kabul edeceğinizi daha o teklifi yapmadan önce biliyordu.” Kaşlarımı çattım. “Ne demek istiyorsunuz?” Faruk Bey dosyayı masanın üzerine bıraktı. “Size sunduğu o hayatın cazibesine kapılacağınızı biliyordu. Fakat maalesef vasiyetnameye göre onun servetinden size tek kuruş kalmıyor.” Sanki biri göğsüme yumruk atmıştı. Sesim titredi. “Bu mümkün değil. Beş yıl boyunca onun karısıydım. Ben onun parasını bile istemedim. Son gününe kadar ona baktım.” Faruk Bey derin bir nefes aldı. “İşte mesele de tam olarak bu.” “Ne meselesi?” Bir süre yüzüme baktı. Ardından ceketinin iç cebinden, üzerinde yalnızca benim adımın yazılı olduğu sararmış bir zarf çıkardı. “Çünkü siz Süreyya Bey'in gerçekte kim olduğunu hiçbir zaman öğrenmediniz.” Kalbim hızla çarpmaya başladı. “Ne demek istiyorsunuz?” Zarfı bana doğru uzattı. “Servetinden size hiçbir şey bırakmadı.” Bir an durdu. “Ama size bundan çok daha önemli bir şey bıraktı.” “Titreyen ellerimle zarfı aldım. Üzerindeki el yazısını gördüğüm anda nefesim tutuldu.” Çünkü o yazıyı daha önce görmüştüm. Hem de yüzlerce kez. Çocukluğum boyunca kaldığım yetiştirme yurdunda bana gönderilen isimsiz doğum günü kartlarının üzerinde hep aynı eğimli harfler vardı. Kartların hiçbirinde gönderenin adı yazmazdı. Sadece kısa cümleler olurdu. “Bir gün kendine ait bir evin olacak.” “Kimsenin seni istemediğini düşünme.” “Hayatta bazen aile, kan bağıyla değil seçimlerle kurulur.” On yaşındayken bu kartları gizlice yastığımın altında saklardım. On iki yaşımda, bana gönderilen son karttan sonra mektuplar bir anda kesilmişti. Yıllar geçtikçe onların çocuk esirgeme kurumunda çalışan bir görevli tarafından gönderildiğini düşünmüştüm. Ama şimdi aynı el yazısı karşımdaydı. Başımı kaldırıp Faruk Bey’e baktım. “Bu yazıyı nereden biliyorum?” Faruk Bey cevap vermedi. “Lütfen,” dedim. “Süreyya Bey bana çocukken mektup mu gönderiyordu?” “Zarfı açın.” Parmaklarımın titremesini durduramıyordum. Mektubu çıkardım. İlk satırı okuduğum anda boğazım düğümlendi. “Sevgili kızım…” Sandalyeden kalkacak gibi oldum ama dizlerimin bağı çözüldü. “Hayır.” Faruk Bey sessizce önümdeki su bardağını bana doğru itti. Mektubu yeniden okumaya başladım. “Bana kızacağını biliyorum. Belki öldükten sonra bile beni affetmeyeceksin. Ama hayatındaki en büyük yalanı artık öğrenmen gerekiyor. Ben senin biyolojik baban değilim. Fakat seni çocukluğundan beri tanıyorum.” Gözlerim satırların üzerinde hızla ilerliyordu. Süreyya Bey gençliğinde büyük bir lojistik şirketinin ortağıymış. Ortağı ise annemin ağabeyiymiş. Yani hiç tanımadığım dayım. Annemle babam ben küçükken geçirdikleri trafik kazasında ölünce, dayım benim bakımımı üstlenmek istemiş. Fakat o dönemde ağır bir kalp rahatsızlığı geçirmiş ve aylarca hastanede kalmış. Ben geçici olarak devlet korumasına verilmişim. Dayım hastaneden çıktığında ise işler sandığından çok daha karmaşık hâle gelmiş. Vasilik işlemleri tamamlanmadan hayatını kaybetmiş. Mektubu okurken nefesimi tuttum. Süreyya Bey devamında şöyle yazmıştı: “Dayın ölmeden önce benden tek bir şey istedi. Seni bulmamı ve seni korumamı.” Başımı iki elimin arasına aldım. “Beni bulmuş…” Faruk Bey başıyla onayladı. “Çok uzun zaman önce.” “Peki neden yanıma gelmedi?” Faruk Bey cevap vermek yerine masadaki dosyayı açtı. İçinden eski belgeler çıkardı. Yurt kayıtları. Koruyucu aile raporları. Okul karnelerimin kopyaları. Hatta on dört yaşındayken katıldığım bir resim yarışmasının küçük gazete kupürü bile vardı. Süreyya Bey yıllarca uzaktan beni takip etmişti. Mektuptaki sonraki satırlar bunu açıklıyordu. “Seni yanımda büyütmek istedim. Ama gençken yaptığım bazı hatalar yüzünden mahkeme bana vasilik vermedi. O dönemde hakkımda süren ticari soruşturmalar vardı. Suçsuzdum fakat bunu kanıtlamam yıllar sürdü. Seni kendi hayatımın karmaşasına çekmeye cesaret edemedim.” Gözlerim doldu. “Peki Kutay?” Faruk Bey’in yüzü değişti.Asıl sırrın orada olduğunu anladım. Mektubu çevirdim. Süreyya Bey şöyle yazmıştı: “Kutay’la tanışman tesadüf değildi.” Mektubu elimden düşürdüm. “Ne?” Faruk Bey derin bir nefes aldı. “Kutay da Süreyya Bey’in destek olduğu çocuklardan biriydi.” Meğer Süreyya Bey yıllar boyunca yetiştirme yurtlarından çıkan gençlere gizlice burs veriyor, iş bulmalarına yardımcı oluyor ve kimliğini açıklamadan onların hayatlarını takip ediyormuş. Kutay da onlardan biriymiş. Ama bizi tanıştırmamış. Biz gerçekten kendi kendimize tanışmıştık. Yine de Süreyya Bey ikimizin yakınlaştığını öğrendiğinde bundan çok etkilenmiş. İki kimsesiz çocuğun birbirini bulmasını hayatın ona verdiği ikinci bir şans olarak görmüş. Mektupta şöyle yazıyordu: “Kutay seni gerçekten sevdi. Buna hiçbir zaman müdahale etmedim. Evlendiğiniz gün uzaktan nikâh salonunun önünde bekledim. İçeri girmedim. Çünkü mutluluğunuzun benim gölgem altında kalmasını istemedim.” Gözyaşlarım kâğıda damlamaya başladı.