Miras İçin Yapılan Evlilik
Öz saygımdan ödün vererek güvenli bir geleceği seçtiğimi sanarak, en yakın arkadaşımın zengin dedesiyle evlendim. Düğün gecemizde bana her şeyi değiştiren bir gerçek söyledi; utanç verici bir pazarlık olarak başlayan bu durum; onur, sadakat ve açgözlülüğü aşkla karıştıranlara karşı verilen bir haysiyet savaşına dönüştü. İnsanların gülüp gülmemeye karar vermek dışında fark ettiği bir kız değildim. On altı yaşıma geldiğimde üç beceri edinmiştim: Herkesten yarım saniye sonra gülmek. Acınmayı görmezden gelmek. Yalnızlığı bir tercihmiş gibi göstermek. Sonra Menekşe, kimya dersinde yanıma oturdu ve bilerek nazik davranarak tüm bu düzenimi bozdu. O, insanların dönüp bakacağı türden bir güzelliğe sahipti. Bense öğretmenlerin görmezden geldiği o kızdım. İnsanların fark ettiği bir kız asla olmamıştım. Ama Menekşe bana hiçbir zaman bir “sosyal sorumluluk projesi” gibi davranmadı. “Ne kadar özel olduğunu görmüyorsun Leyla. Cidden. Beni her zaman güldürüyorsun.” Lise ve üniversite boyunca yanımda kaldı. Her yıl; çok beceriksiz, çok fakir ve çok zahmetli olduğumu fark edip gitmesini bekledim. Aramızdaki bir diğer fark ise Menekşe’nin dönebileceği bir evi olmasıydı. Benim elimdeki tek şey ise abimden gelen bir mesajdı: “Buraya sakın dönme Leyla. Eve gelip de sanki birileri sana borçluymuş gibi davranma.” Menekşe’nin dönecek bir evi vardı. Bu yüzden ben de onun peşinden şehre gittim. Tuhaf bir takipçi gibi değil; planı olmayan, parasız bir yirmi beş yaşındaki genç kadın çaresizliğiyle. Evim küçüktü. Her sabah borular inliyor, mutfak penceresi kapanmıyordu ama benimdi. Menekşe ilk hafta elinde erzakla ve dokuz gün sonra kurutacağım bir çiçekle geldi. “Perdeye ihtiyacın var,” dedi. “Belki bir de halıya.” “Benim kira parasına ihtiyacım var, Menekşe.” “Senin ev yemeğine ihtiyacın var. O her şeyi çözer.” Menekşe’nin dedesi Rıza Bey ile işte böyle tanıştım. Menekşe beni ilk pazar günü dedesinin konağına götürdüğünde, yemek odasında durmuş sanattan anlıyormuş gibi yapıyordum. Tabağımın yanındaki gümüş çatal bıçaklara, sanki ameliyata girecekmişim gibi bakıp iltifat ettim. Menekşe eğilip fısıldadı: “Dışarıdan içeriye doğru kullanmaya başla.” “Şu an senden nefret ediyorum.” “Bensiz mahvolurdun.” Rıza Bey çorbasından başını kaldırdı. “Siz ikinizin çatal bıçaklar üzerine gizli planlar yapmanızın bir sebebi var mı?” Rıza Bey ile tanışmam işte böyle oldu. Menekşe tatlı bir gülümsemeyle, “Leyla, gümüşlerinizin onu yargıladığını düşünüyor,” dedi. Rıza Bey doğrudan gözlerimin içine baktı. “Onlar herkesi yargılıyor kızım. Üstüne alınma.” Güldüm. Ve her şey böyle başladı. Ondan sonra Rıza Bey benimle hep konuştu. Sorular sordu, cevapları unutmadı ve her şeyin güzelliğinden önce fiyatını fark ettiğimi anladı. Bir keresinde, “Çünkü neyin güzel kalacağına fiyat karar verir,” dedim. Rıza Bey koltuğuna yaslandı. “Bu ya çok bilgece ya da çok üzücü bir söz, Leyla.” “Muhtemelen ikisi de.”