Miras, İhanet ve İntikam Hikayesi

Ben Işıl Yılmaz ve yaklaşık 8 aydır kocam Ahmet, şehrin diğer ucunda başka bir kadınla yaşıyordu. Ahmet aramalarıma cevap vermiyordu. Çatı akıtmaya başladığında, annem hastaneye kaldırıldığında ya da babamın kalp rahatsızlığı kötüleştiğinde yanımda değildi. Tüm bu süre boyunca bana sadece tek bir mesaj gönderdi: “Abartmayı kes. Ölmezsin ya.” Sonra annem ve babam, başka bir şehirdeki teyzemin evini ziyaretten dönerken bir trafik kazasında hayatlarını kaybettiler. Bir gecede, beni bu dünyada koşulsuz seven tek iki insanı kaybettim. Ertesi sabah babamın avukatı Kemal Bey, babamın evinin, birikimlerinin, küçük bir kiralık mülkünün ve hayat sigortası poliçesinin—ki toplamda 25 milyon dolardan fazla ediyordu—tamamının bana kaldığını bildirdi. Cenazeden dolayı hâlâ üzerimde siyahlar varken Ahmet geri geldi. Kapıyı çalmadı. İade etmeyi reddettiği anahtarı kullandı ve sanki kendi eviymiş gibi babamın evine girdi. Giysileri kırışıktı, bakışları soğuktu ve üzerinde bana ait olmayan bir parfümün kokusu vardı. Arkasında, beni uğruna terk ettiği kadın, Banu duruyordu; kollarını kavuşturmuş, sanki bir tiyatro oyunu izlemeye gelmiş gibi rahat bir tavırla kapı korkuluğuna yaslanmıştı.Ahmet yemek masasının üzerine bir dosya fırlattı. “Bunu imzalayacaksın,” dedi. Aşağıya baktım. Belgeler, miras hesaplarıma erişmesini sağlayacak ve babamın ödemek için yirmi yılını verdiği kiralık mülkü satmasına izin verecekti. Sessizce, “Hayır,” dedim. Yüzü karardı. Yıllarca Ahmet beni kendimi ezmeye—sessiz kalmaya, ilk önce özür dilemeye, sırf huzur bozulmasın diye suçu üstlenmeye—alıştırmıştı. Sesini yükselttiğinde donup kalırdım. Bana hakaret ettiğinde bunu sineye çekerdim. Gittiğinde kendimi suçlardım. Ama o gece, acı içimdeki bir şeyleri temizleyene kadar yakıp kül etmişti. Saçımı kavradı ve başımı geriye doğru sarstı. “Hâlâ benim karımsın,” diye tısladı. “Sahip olduğun her şey bana da ait.” Kafa derimde keskin bir acı hissettim. Dudağım masanın kenarına çarptı ve ağzıma kan tadı geldi. Banu kapı eşiğinden güldü. Ahmet daha da yaklaştı. “Kağıtları imzala, Işıl.” Doğrudan gözlerinin içine baktım ve kanayan dudağımla gülümsedim. “Bana bir daha dokun,” diye fısıldadım, “ve herkese senin gerçekte kim olduğunu göstereyim.” Kahkaha attı. İşte o an babamın ağır cam kâğıt ağırlığını kaptım ve bütün gücümle bileğine indirdim. Ahmet öyle bir çığlık attı ki Banu’nun gülüşü yarıda kesildi. Yüzü şaşkınlıktan çarpılmış bir hâlde, kolunu tutarak geriye doğru yalpaladı. Ona daha önce hiç vurmamıştım. Bir kez bile. Yedi yıl boyunca benim sessizliğimi zayıflık sanmıştı. İtaat etmemi karakterim, korkumu ise sevgi zannetmişti. Yanılıyordu. “Deli misin sen?” diye bağırdı. Yavaşça ayağa kalktım; hâlâ titriyordum, hâlâ kanıyordum ama artık eski anlamda korkmuyordum. Kâğıt ağırlığı elimde duruyordu, avcumun içinde kaygandı. “Hayır,” dedim. “Bitti.” Ahmet yeniden üzerime atıldı ama bu sefer hazırlıklıydım. Kenara çekildim ve o, yemek masasına çarparak annemin her pazar içini sarı güllerle doldurduğu vazoyu devirdi. Vazo yerde tuzla buz oldu.
Copyright © 2015. All Rights Reserved.