Oğlum kucağında bir bebekle sahneye çıktığı için mi gülüyorsunuz?

Oğlum kucağında bir bebekle sahneye çıktığı için mi gülüyorsunuz? Ben ise oğlumun diplomasını almadan gerçek bir adam oluşuna ağlıyorum!" Antalya’nın o yakıcı güneşi yerini mor bir akşamüstüne bırakırken, kalbim göğüs kafesime sığmıyordu. Salon ışıl ışıldı; çiçek kokuları, pahalı parfümler ve "başardık" diyen ailelerin gururlu kahkahaları havada uçuşuyordu. Ben Leyla. 35 yaşındayım ama ruhum bin yıllık yorgunlukla dolu. Üçüncü sırada, yalnızlığımın o ağır kokusuyla oturuyordum. Ayağımdaki ayakkabılar vuruyor, basit elbisem bu şatafatın içinde sırıtıyordu. Ama en çok da çantamın yanındaki o bez torbası... İçinde süt şişesi ve yedek zıbın olan o torba, herkesin "mükemmel gelecek" dediği bu geceye sıkılmış bir kurşun gibiydi. On sekiz yıl... Tam on sekiz koca yıl boyunca hayatım bir hayatta kalma mücadelesine dönüştü. Arda’yı kucağıma aldığımda henüz on yedi yaşındaydım. Babası olacak o korkak Caleb, bir gecede toz olup uçmuştu. Dolabı boş, telefonu kapalı, vaatleri ise Akdeniz’in karanlık sularına gömülmüştü. O günden beri sadece ikimiz vardık. Arda, benim çift vardiyalı işlerimin, ödenmemiş faturalarımın ve mutfaktaki sessiz gözyaşlarımın arasında büyüdü. Hiçbir zaman şımarık bir çocuk olmadı. Her şeyi gördü. Aç kaldığım geceleri, banyoda hıçkırıklarımı bastırdığım anları, "kalmanın" ne kadar zor olduğunu ezberledi. Lise son sınıfa geldiğinde, artık düzlüğe çıktığımızı sanmıştım. Burslar hazırdı, notları harikaydı. Sonra... O sessizlik başladı. Eve geç gelmeler, ek işler, telefonu masaya ters koymalar. Gözlerinde ya derin bir korku ya da omuzlarındaki koca bir dünyayı taşıyan adamların sessizliği vardı. Mezuniyete üç gün kala, mutfak kapısında durdu. Elleriyle oynuyordu, sesi titriyordu. "Anne," dedi, "Benden ne kadar hayal kırıklığına uğrayacağına karar vermeden önce beni sonuna kadar dinle." O an kalbim durdu sandım. Sonra anlattı. Ana’yı, hamileliği, henüz iki haftalık olan küçük kızını... Gizli gizli gittiği o hastane koridorlarını anlattı. Ve kendine verdiği o yemini: Ne kadar korkarsa korksun, babası gibi asla kaçmayacaktı. Sonra benden o ağır soruyu sordu: "Eğer kızımı bu mezuniyete getirmek zorunda kalırsam... Yanımda olur musun?" O gece uyku girmedi gözüme. Hazır değildim. Tören başladığında isimler okundu, alkışlar koptu. Arda sıradan ayrıldı. Doğruca bana geldi. "Anne," diye fısıldadı, "Onu bana ver." Ellerim, beynimden önce hareket etti. O pembe battaniyeye sarılı küçük mucizeyi kucağına bıraktım. Cübbesinin altına sakladı onu, sadece o küçücük yüzü görünüyordu. Sahneye doğru yürüdüğünde fısıltılar birer bıçak gibi havada uçuşmaya başladı. Önce küçük bir gülüş, sonra dalga dalga yayılan o aşağılayıcı sesler. "Gerçekten mi?" "Vah vah..." Ve tam arkamdaki o kadın, Sibel... Sesi tüm salonu zehirleyecek kadar netti: "Tıpkı annesi gibi. Armut dibine düşmüş." Yüzüme yediğim o tokatla nefesim kesildi. Yer yarılsa da içine girsem dedim. Tüm o hataları, o zor yılları bir anda silebilmeyi diledim. Ama Arda durmadı. Başını öne eğmedi. Tereddüt etmedi. O basamakları her bir adımda kızıyla birlikte, sanki oraya aitmiş gibi çıktı. Diplomasını aldı. Ama sahneden inmedi. Mikrofona doğru yürüdü. Salon bir anda mezarlık sessizliğine büründü. O kadının, Sibel’in, az sonra duyacakları karşısında tüm şehir dilsiz kalacaktı. Arda derin bir nefes aldı ve o battaniyenin içindeki gerçeği tüm dünyaya haykırmak için ağzını açtı...
Copyright © 2015. All Rights Reserved.