"Geçen yıl hafızası büyük ölçüde geri gelmiş. Seni ve oğlunu aramaya başlamış. Tam o sırada Tamer onun yaşadığını öğrenmiş." "Şimdi nerede olduğunu söyleyin!" Yaşlı adam derin bir nefes aldı. "Altı ay önce benimle iletişime geçti. Elindeki belgeleri bana teslim etmek istedi. Fakat buluşacağımız gün ortadan kayboldu." Odanın içinde birkaç adım geriledim. "Yani bana yardım etmek için değil, oğlunuzu ortaya çıkarmak için benimle evlendiniz!" Rüştü Bey itiraz etmedi. "Başlangıçta öyleydi. Seni Barış'ın eski fotoğraflarından tanıdım. Ablamın bakıcısı olarak işe başvurduğunda bunun büyük bir fırsat olduğunu düşündüm." Öfkeyle dosyayı masaya bıraktım. "Benim oğlum ölümle mücadele ederken siz aile hesaplaşmanız için beni kullandınız!" Rüştü Bey'in gözleri doldu. "Haklısın. Ancak bütün gerçekleri öğrenmeden gitmeni istemiyorum." Tam o sırada masanın üzerindeki telefon çaldı. Arayan hastaneydi. Kuzey'in doktoru, oğlumun ameliyatının ertesi sabah yapılacağını söyledi. Rüştü Bey'in söz verdiği gibi bütün masraflar karşılanmıştı. Telefonu kapattığımda yaşlı adam önümdeki dosyanın son sayfasını açtı. Bir adres yazıyordu. Barış'ın kaybolmadan önce kaldığı son yerin adresi. "Bu adresi neden bana veriyorsunuz?" "Çünkü oğlumun adamları oraya ulaşmadan önce gitmelisin." O gece gözümü bile kırpmadım. Sabah erkenden hastaneye gittim. Kuzey'i ameliyathaneye götürmeden önce sımsıkı kucakladım. "Anne, ben iyileşince birlikte denize gideceğiz, değil mi?" Gözyaşlarımı saklayarak gülümsedim. "Söz veriyorum, oğlum." Ameliyat altı saat sürdü. Koridorda beklerken hayatımda hiç bu kadar çaresiz hissetmemiştim. Sonunda doktorumuz kapıdan çıktı. "Ameliyat başarılı geçti. Ancak önümüzdeki birkaç gün çok önemli." Sevinçten olduğum yere çöktüm. Oğlum hayattaydı. Artık Barış'ın başına gelenleri öğrenebilirdim. Ertesi gün Kuzey'in yanında kalması için yıllardır tanıdığım komşum Safiye Teyze'den yardım istedim. Ardından Rüştü Bey'in verdiği adrese gittim. Adres, şehrin dışında eski bir rehabilitasyon merkezine aitti. Resepsiyondaki görevliye Barış'ın fotoğrafını gösterdiğimde kadının yüzü değişti. "Bu adamı nereden tanıyorsunuz?" "Eşim. Sekiz yıldır kendisinden haber alamıyorum." Kadın tereddüt etti. Sonra beni müdürün odasına götürdü. Müdür, Barış'ın aylar önce merkezden ayrıldığını söyledi. Ancak bana verilmek üzere bıraktığı bir zarf vardı. Zarfın üzerinde adım yazıyordu. Titreyen ellerimle açtım. İçinden bir mektup ve küçük bir fotoğraf çıktı. Fotoğrafta hamileydim. Barış, elini karnımın üzerine koymuş gülümsüyordu. Mektubun ilk cümlesini okuduğumda hıçkırmaya başladım. "Canım karım, eğer bu mektup sana ulaşırsa bilmeni isterim ki sizi hiçbir zaman isteyerek terk etmedim." Barış, hafızası geri geldiğinde bizi aradığını ancak peşindeki kişiler yüzünden hayatımızı tehlikeye atmaktan korktuğunu yazmıştı. Mektubun sonunda ise tek bir cümle vardı: "Gerçeği öğrenmek istiyorsan Rüştü Pendelton'un çalışma odasındaki eski saati incele." O anda Rüştü Bey'in bana neden özellikle çalışma odasında dosyayı verdiğini anladım. Hemen malikaneye döndüm. Ancak kapıda beni Tamer karşıladı. "Babam hastaneye kaldırıldı," dedi. "Seninle de konuşmamız gerekiyor." Ses tonundan bir şeyler bildiğini anlamıştım. Beni salona götürdü ve önüme bazı evraklar bıraktı. "Babama ne yaptığını bilmiyorum ama bu evlilik geçerli olmayacak. Sana oğlunun tedavisi için gereken paranın iki katını vereceğim. Tek şartım boşanman." Teklifini reddettim. Tam ayrılacakken gözüm koridordaki güvenlik kamerasına takıldı. Rüştü Bey'in çalışma odasına giren herkes kaydediliyordu. O an bir plan yaptım. "Tamam," dedim. "Ancak önce eşyalarımı toplamalıyım." Tamer istemeyerek izin verdi. Çalışma odasına girer girmez eski duvar saatini buldum. Saatin arka kapağını açtığımda küçük bir bellek ve katlanmış bir kâğıt çıktı. Kâğıtta yalnızca dört rakam yazıyordu. Kuzey'in doğum yılı. Belleği çantama koyduğum sırada kapı açıldı. Tamer karşımdaydı. "Demek babam sana her şeyi anlattı." Üzerime doğru yürüdü. Geri çekilirken telefonumu çıkardım. "Bu odada kamera olduğunu biliyorum. Az önceki konuşmamız da dâhil olmak üzere her şey kaydediliyor." Tamer bir an duraksadı. Ardından gülmeye başladı. "O kamera aylardır çalışmıyor." Ancak bilmediği bir şey vardı. Telefonumun ses kayıt özelliğini odaya girmeden önce açmıştım. "Barış'a yaptıklarının hesabını vereceksin!" dedim. Yüzündeki gülümseme kayboldu. "Barış kendi sonunu hazırladı. Belgeleri bana verseydi bunların hiçbiri yaşanmayacaktı!" İtirafını duyduğum anda kapıya koştum. Tamer kolumu yakaladı. Tam o sırada dışarıdan iki polis memuru içeri girdi. Malikaneye gelmeden önce durumu anlatmış, mektubun fotoğrafını ve elimdeki diğer belgeleri polise göndermiştim. Görevli memurlardan biri beni uzaktan takip etmişti. Tamer gözaltına alındı. Saatin içinden çıkan bellekte şirketin sahte faturaları, para transferleri ve Barış'ın yıllar önce kaydettiği görüşmeler bulunuyordu. Fakat beni asıl şaşırtan şey son klasördeydi. Barış'ın birkaç hafta önce çekilmiş bir videosu. Videoda doğrudan bana sesleniyordu. "Bu görüntüyü izliyorsan Rüştü Bey verdiği sözü tutmuş demektir. Artık saklanmak istemiyorum. Sizinle tanışmak için yıllardır bekliyorum." Videonun sonunda bulunduğu yerin adını söyledi. Ertesi sabah Kuzey'in doktorundan izin alarak belirtilen rehabilitasyon hastanesine gittim. Bahçede tekerlekli sandalyede oturan bir adam gördüm. Barış'tı. Saçlarına aklar düşmüş, yüzü değişmişti. Yıllar önce tanıdığım güçlü adamdan eser kalmamış gibiydi. Beni gördüğünde ayağa kalkmaya çalıştı. Ancak başaramadı. Yanına koştuğumda ağlıyordu. "Affet beni," dedi. "Sizi bulmak için çok geç kaldım." Dizlerimin üzerine çöktüm. "Seni öldü sandım. Sonra bizi terk ettiğine inandım. Her doğum gününde Kuzey'e babasının neden gelmediğini açıklamak zorunda kaldım." Barış başını eğdi. "Kaybettiğimiz yılları geri getiremem. Ama izin verirsen bundan sonrasını sizinle geçirmek istiyorum." Ona hemen cevap veremedim. Çünkü sekiz yıllık acıyı tek bir sarılmayla unutmak mümkün değildi. Yine de elini tuttum. Birkaç hafta sonra Rüştü Bey hastaneden taburcu edildiğinde onu ziyaret ettim. Bana evlilik sözleşmesinin gerçek amacını açıkladı. Belgelere göre, ölümünden sonra servetinin önemli bir bölümü çocuklarının yönettiği şirketten ayrılarak bağımsız bir vakfa devredilecekti. Benim kabulüm olmadan bu vakfın amacı değiştirilemeyecekti. Rüştü Bey, kalp hastası çocukların ameliyatlarını karşılayan bir kuruluş kurmak istiyordu. Ancak bana söylemediği başka bir şey vardı. Barış, vakfın kurulması için gerekli belgeleri hazırlayan kişiydi. Rüştü Bey'in çocukları bunu öğrendikleri için onu susturmaya çalışmıştı. Yaşlı adam elimi tutarak, "Bana bir söz vermeni istiyorum. Benim çocuklarım gibi paranın insan hayatından daha değerli olduğunu düşünme," dedi. Birkaç ay sonra Rüştü Bey hayatını kaybetti. Ardında büyük bir servet bıraktı. Ancak vasiyetinin en önemli maddesi, kalp hastası çocukların tedavilerini karşılayacak vakfın kurulmasıydı. Yasal işlemler tamamlandığında vakfın ilk yönetim toplantısına katıldım. Toplantının ardından Barış ve Kuzey beni bahçede bekliyordu. Oğlum artık iyileşmişti. Babasıyla henüz yeni yeni tanışıyordu. Birbirlerine alışmaları zaman alacaktı ama her hafta birlikte vakit geçiriyorlardı. Kuzey yanıma koşup elimi tuttu. "Anne, bugün hastanedeki çocuklara oyuncak götürebilir miyiz?" Gülümsedim. "Elbette götürebiliriz." Barış yanımıza geldiğinde üçümüz birlikte arabaya doğru yürüdük. Rüştü Bey'in bana bıraktığı servetin hayatımı değiştirdiği doğruydu. Ancak asıl değişim banka hesabımdaki rakamlarda değildi. Bir zamanlar oğlumun ameliyatını karşılayabilmek için hiç tanımadığım bir adamla evlenmek zorunda kalmıştım. Şimdi ise aynı çaresizliği yaşayan başka annelerin çocuklarını kurtarabilecek durumdaydım. O gün hastanede ameliyat bekleyen küçük bir kızın annesi boynuma sarılıp ağladığında Rüştü Bey'in son sözlerini hatırladım. "Paranın gerçek değeri, kaç kişiye sahip olduğunu göstermesi değil, kaç insanın hayatına dokunabildiğidir." Aradan bir yıl geçtiğinde vakfımız onlarca çocuğun ameliyat masraflarını karşılamıştı. Kuzey dokuzuncu yaş gününde pastasının mumlarını üflemeden önce babasıyla bana baktı. "Ben bir dilek tutmayacağım," dedi. Şaşırdım. "Neden oğlum?" "Çünkü geçen yıl tek dileğim iyileşmekti. Şimdi benim dileğime ihtiyacı olan başka çocuklar var." O an gözyaşlarımı tutamadım. Hayatım boyunca fakirlikten korkmuştum. Sonra oğlumu kaybetmekten korktum. Bir süre de insanlara yeniden güvenmekten... Ama o gün anladım ki insanın gerçek zenginliği, kasasında sakladığı paralar ya da sahip olduğu malikaneler değildi. Gerçek zenginlik, en zor zamanında kendisine uzatılan eli, bir gün başka bir insana uzatabilmesiydi. Ben oğlumu kurtarmak için bir milyonerle evlenmiştim. Ancak sonunda öğrendiğim en değerli şey, hiçbir servetin satın alamayacağı bir şeydi: Bir çocuğa yeniden yaşama şansı verebilmek.