Oğlumun nişanlısı

Pazar günü geldiğinde evde garip bir huzur vardı. Fırındaki tavuk kokusu mutfağı dolduruyor, limonlu turta pencerenin önünde soğuyordu. Emre ile Elif salonda kahkahalar atarken ben bir an durup onları izledim. Annemin yıllar önce korktuğu şey olmamıştı. Kolye yüzünden aile parçalanmamıştı. Belki de gerçekten her şey olması gerektiği yere dönüyordu. Yemekten sonra eski albümleri çıkardım. Elif kolyeyi parmaklarının arasında çeviriyor, annemin gençlik fotoğraflarına dikkatle bakıyordu. Sonra bir fotoğrafın üzerinde durdu. “Bir dakika…” dedi yavaşça. Fotoğrafı bana uzattı. Annem, otuzlu yaşlarının başındaydı. Yanında da genç bir adam duruyordu. Kollarını annemin omzuna atmıştı. Gülümsüyordu. Kalbim bir anda sıkıştı. Çünkü o yüzü tanıyordum. Elif’in babasıydı. O an odadaki herkes sessizleşti. Emre bana baktı. Ben fotoğrafı elimde tutarken parmaklarım titriyordu. “Bu… mümkün değil,” diye fısıldadım. Elif şaşkınlıkla fotoğrafa eğildi. “Babamın gençliği,” dedi. “Ama annemle tanışmadan yıllar önce çekilmiş olmalı.” Fotoğrafın arkasını çevirdim. Titrek el yazısıyla tek bir cümle vardı: “Bana geri döneceğine söz verdi.” Altında tarih vardı. Ve bir isim. “Selim.” Elif’in babasının adı. Bir anda bütün parçalar yerli yerine oturdu. Kolye asla tesadüfen onun eline geçmemişti. Yıllar önce annemle Elif’in babası birbirlerini tanıyordu. Belki sevmişlerdi bile. Belki de kolye hiçbir zaman çalınmamıştı. Belki annem, ölmeden önce gerçeği biliyordu. Belki bu yüzden özellikle benim onu tabuta koymamı istemişti. Çünkü bir gün tekrar ortaya çıkacağını biliyordu. Elif sessizce madalyonu açtı. İç kısmındaki çiçek deseninin altında, daha önce hiç fark etmediğimiz küçücük bir oyuk vardı. Tırnağıyla hafifçe bastırınca ince bir kapak daha açıldı. İçinden sararmış minicik bir kâğıt çıktı. Nefesim kesildi. Kâğıtta annemin el yazısı vardı. “Bir gün bu kolye yeniden ailemi bulursa bilin ki hiçbir şey kaybolmadı. Sevgi yolu mutlaka geri bulur.” Altında ise daha küçük bir not vardı: “Ve Meral… Elif’e gerçeği anlat. Çünkü o sandığından çok daha fazla bize ait.” Odadaki hava değişti. Elif’in gözleri dolmuştu. “Ne demek bu?” diye fısıldadı. Tam o sırada telefon çaldı. Elif’in babası arıyordu. Elif telefonu açtı. Hoparlöre verdi. Karşı tarafta uzun bir sessizlik oldu. Sonra adam yorgun bir sesle konuştu: “Artık saklamanın anlamı yok,” dedi. Ben sandalyeye tutundum. “Elif… sen benim kızım değilsin.” Odada kimse nefes almıyordu. “Sen,” dedi adam kırılan bir sesle, “Meral’in annesinin kanından gelen son kişisin.” Elif’in yüzü bembeyaz oldu. “Ne diyorsunuz siz?” Adam derin bir nefes aldı. “Annen öldüğünde sana gerçeği anlatamadım. Seni evlat edindik. Ve seni bize veren kişi…” sesi titredi, “…Meral’in annesiydi.” Dünya bir anlığına durmuş gibiydi. Annem. Bunca yıl hiçbir şey söylememişti. Kolyeyi korumuş, sırrı saklamış ve sonunda kaderi yine aynı masaya getirmişti. Emre yavaşça Elif’e baktı. Sonra bana. “Anne…” dedi kısık sesle. “Bu durumda…” Cümlesini tamamlayamadı. Ben ise gözlerimi kolyeye diktim. Çünkü o an ilk kez fark ettim: Madalyonun içindeki çiçek deseni aslında bir aile ağacıydı. Ve en son eklenen küçük dalın ucunda iki isim kazılıydı. “Emre & Elif.” Yıllar önce. Onlar daha doğmadan önce.
Copyright © 2015. All Rights Reserved.