“On sekiz yaşına bastığı gün, yıllar önce anne babasının terk ettiği babaannesini huzurevinde görmeye gitti. O yaşlı kadının sakladığı sır ortaya çıkınca, ailesinin bütün yalanları bir gecede çöktü.” “Annen sana benim deli olduğumu söyledi, değil mi?” Arda, huzurevinin demir kapısından daha yeni girmişti. Olduğu yerde kaldı. Sesi, yüzünü görmeden tanıdı. Babaannesi Neriman, avludaki eski bankta oturuyordu. Dizlerinin üzerinde ince bir battaniye vardı. Saçları bembeyaz olmuştu ama gözleri… gözleri fazla açıktı. Fazla canlı. Annesinin yıllarca söylediği gibi “gerçeği ayırt edemeyen” bir kadının gözleri değildi onlar. “Babaanne…” “Bana öyle deme,” dedi Neriman. “Eğer sen de onlar gibi benden şüphe etmeye geldiysen, hiç deme.” Arda’nın midesine eski bir boşluk düştü. Sekiz yaşındayken de aynı boşluğu hissetmişti. Anne babasının Neriman’ı buraya bırakışını hâlâ hatırlıyordu. Gri bir valiz. Annesinin aceleyle imzaladığı evraklar. Babasının resepsiyondaki görevlilerle fısıltıyla konuşması. “Annem her şeyi karıştırıyor,” demişti annesi o gün. “Bazen saldırganlaşıyor,” diye eklemişti babası. Ama içeri götürülmeden hemen önce Neriman, Arda’nın kolunu yakalamıştı. Öyle sıkı tutmuştu ki, tırnak izi günlerce kalmıştı. “On sekizine bastığında geri gel,” demişti. “Beni bul.” İşte o gün gelmişti. Arda, on yıl boyunca o cümleyi içinde taşımıştı. “Ben sadece ne demek istediğini öğrenmeye geldim,” dedi. Yanlarından geçen hemşire bir an durdu. Sesini alçalttı. “Babaanneniz hiçbir zaman deli değildi genç bey.” “Nesrin,” dedi Neriman. “Bizi yalnız bırak.” Hemşire başını eğdi, uzaklaştı. Arda önce hemşireye, sonra babaannesine baktı. “Annem senin uydurduğunu söylüyor.” “Elbette öyle söyleyecek. Beni susturmanın en kolay yolu buydu.” “Neyi susturmak?” Neriman karşısındaki banka işaret etti. “Otur.” Arda tam oturmadı. Sanki her an kalkıp gidecekmiş gibi, kenara ilişti. Çünkü o evde yıllardır bazı şeyler yerine oturmamıştı. Annesinin hamilelik fotoğrafı yoktu. Doğum günü albümünün ilk sayfaları eksikti. Koridorun sonundaki bir oda hep kilitli kalırdı. Ve aile kavgalarında bazen bir isim çıkardı. Hemen kesilen. Bir daha söylenmeyen bir isim. “Bahar kimdi?” diye sordu birden. Neriman cevap vermedi. Uzun bir sessizlik oldu. Sonra gözlerini avludaki kurumuş ağaca çevirdi. “Annenin büyük kızıydı.” Arda kaşlarını çattı. “Annemin başka kızı yok.” “İlk büyük yalan buydu.” “Yani… benim ablam mıydı?” Neriman ona baktı. “Sana öyle öğrettiler. İşlerine öyle geldi.” Arda ayağa kalktı. “Ben buraya kafamı karıştırmaya gelmedim.” “Gidiyor musun? Onlar gibi?” Bu cümle onu durdurdu. Neriman başını kaldırdı. “Bahar on beş yaşındaydı. Okuldan aldılar. Önce bir oğlanla kaçtı dediler. Sonra hasta dediler. Sonra adını evde yasakladılar.” “Bunun benimle ne ilgisi var?” “Her şey.” Avlu sanki bir anda küçüldü. Arda’nın nefesi daraldı. “Açık konuş.” Neriman’ın bakışı sertleşti. O bakışta yaşlılık yoktu. Yıllarca susturulmuş bir kadının taşıdığı ağır bir gerçek vardı. “Sana uzakta kalmış bir abla gibi hatırlattıkları kadın, senin ablan değildi Arda.” Arda istemsizce güldü. Kuru, kesik bir gülüş. “Hayır.” “Evet.” “Hayır.” “Bahar senin annen.” Arda geri çekildi. “Yalan söylüyorsun.” “Seni buna inan diye büyüttüler.” “Neden böyle bir şey yapsınlar?” Neriman battaniyeyi kemikli parmaklarıyla sıktı. “Çünkü sakladıkları şey bundan daha kötüydü.” Arda’nın kulaklarında uğultu başladı. “Daha kötü ne olabilir?” Neriman ona doğru eğildi. “Baba dediğin adam, Bahar’ı hamile bırakan adamdı.” Arda’nın yüzünden kan çekildi. Bir süre hiçbir şey duymadı. Avludaki kuş sesleri, hemşirelerin ayak sesleri, uzaktan gelen televizyon sesi… hepsi kayboldu. Sadece babaannesinin söylediği cümle kaldı. Baba dediğin adam… “Sus,” dedi Arda. Sesinin kendisine ait olup olmadığını anlayamadı. “Bu doğru değil.” Neriman’ın gözleri dolmadı. Belki de yıllar önce ağlayacak yaşını bitirmişti. “Keşke doğru olmasaydı.” “Annem… yani bana anne dediğim kadın… bunu biliyor muydu?” “Biliyordu.” “Hayır.” “Bahar onun kızıydı.” Arda’nın dizleri çözülecek gibi oldu. Bankın kenarına tutundu. “Benim annem Bahar’sa, o nerede?” Neriman ilk kez başını eğdi. “İşte bunun için seni çağırdım.” Arda’nın boğazı düğümlendi. “O öldü mü?” “Resmi kayıtlara göre evden kaçtı.” “Gerçekte?” Neriman gözlerini kapattı. “Gerçekte onu bu aile sildi.” Devam kancası Arda’nın elleri titremeye başladı. “Ne demek sildi?” diye sordu. Neriman battaniyenin altından eski, kahverengi bir zarf çıkardı. Zarfın köşeleri yıpranmıştı. Üzerinde Arda’nın adı vardı. Ama yazı, babaannesinin değil, başka bir kadının el yazısıydı. “Bunu Bahar yazdı,” dedi Neriman. “Seni doğurduktan sonra.” Arda zarfı alamadı. Sadece baktı. İçindeki çocuk, bütün hayatının yalan olduğunu anlamıştı ama yetişkin yanı hâlâ tutunacak bir şey arıyordu. “O yaşıyor mu?” diye sordu. Neriman cevap vermedi. Avlunun kapısında bir araba durdu. İçinden annesi sandığı kadın indi. Yanında da babası vardı. Yüzleri öfke doluydu. “O zarfı açma Arda!” diye bağırdı kadın. İşte o an Arda anladı: Babaannesi hiçbir şeyi uydurmamıştı. Devamını okumak için tam hikâyeye geç; çünkü o zarf açıldığında sadece Arda’nın gerçek annesi değil, onu büyüten herkesin işlediği korkunç suskunluk da ortaya çıkacaktı.