Otuz Yıl Boyunca Babamın Beni Terk Ettiğine İnandım

Babam beni otuz iki yıl boyunca aramış Ben onun beni terk ettiğine inanırken, cenazesinden sonra banka kasasında çocukluk fotoğraflarım bulundu Fotoğrafları ona gönderen kişi ise hayatım boyunca “abla” dediğim kadındı Benim adım Zeynep. Kırk dokuz yaşındayım. Doğduktan iki gün sonra Ankara’daki küçük bir özel hastaneden evlat edinilmişim. Bana yıllarca biyolojik ailemin beni istemediği söylendi. Özellikle de ablam Nermin bunu her fırsatta tekrar ederdi. “Bazı kapılar kapalı kalmalı,” derdi. “İnsan geçmişi kurcalarsa elindekini de kaybeder.” Ona inanırdım. Çünkü annem öldükten sonra bana sahip çıkan oydu. Üniversite harcımı ödedi, boşandığım yıl beni evine aldı, kızım Elif doğduğunda günlerce yanımdan ayrılmadı. Hayatımın en sağlam insanıydı. Ta ki Kars’tan gelen o noter telefonu çalana kadar. Arayan adam, biyolojik babam Hasan Karaca’nın üç hafta önce öldüğünü söyledi. Sarıkamış yakınlarında yıllarca kereste işi yapmış. Ölmeden önce, “Zeynep gelirse yalnızca ona verilecek,” diyerek mühürlü bir emanet bırakmış. “Benim adımı nereden biliyordu?” diye sordum. Noter kısa bir sessizlikten sonra konuştu. “Sizi hiç kaybetmediğini düşünüyordu. Yalnızca size ulaşmasına izin verilmediğini.” O cümle bütün gün içimde dolaştı. Akşam Nermin’e hiçbir şey söylemeden eski aile albümlerini indirdim. Çocukluk fotoğraflarımın arasından birkaç kare eksikti. İlkokul gösterim, on üçüncü yaş günüm, Elif’i ilk kez kucağıma aldığım gün çekilen fotoğraf… Albümlerde boş yerler vardı ama ben bunu daha önce hiç fark etmemiştim. Ertesi sabah Nermin kapımda belirdi. Elinde sıcak poğaça poşeti vardı. Her zamanki gibi kendi anahtarıyla içeri girmişti. “Gece uyumamışsın,” dedi. “Belli mi oluyor?” “Bana belli olur.” Çayı koyarken telefonumu masanın altına bıraktım ve ses kaydını açtım. Sonra sakin bir sesle Kars’taki noterden bahsettim. Nermin’in eli çaydanlığın sapında kaldı. Yalnızca bir an. “Dolandırıcıdır,” dedi. “Sakın oraya gitme.” “Adam babamın adını biliyor.” “Bir isim bulmak zor değil.” “Benim çocukluk fotoğraflarımı da mı bulmuş?” Bu kez yüzü değişti. Çok az. Ama değişti. “Ne fotoğrafı?” Ben ona fotoğraflardan söz etmemiştim. O anda kapı zili çaldı. Nermin benden önce koridora çıktı. Kapıyı açmadan dürbünden baktı, ardından hızla geri döndü. “Kimmiş?” dedim. “Yanlış daire.” Fakat dışarıdaki kişi kapının altından kahverengi bir kargo zarfı itti. Üzerinde eski soyadım yazıyordu. Doğum kaydımda yalnızca üç gün duran, sonra mahkeme kararıyla silinen soyadım. Nermin zarfı ayağıyla halının altına itmeye çalıştı. Bileğini tuttum. İlk kez gözlerimin içine bakamadı. Zarfın içinden mektup çıkmadı. Bir kaset ve Sarıkamış’ta çekilmiş eski bir fotoğraf çıktı. Fotoğrafta babamın yanında genç bir kadın duruyordu. Kadının yüzü anneme benziyordu. Ama fotoğrafın arkasında Nermin’in el yazısıyla tek bir cümle vardı: “Zeynep gerçeği öğrenirse, hepimiz biteriz.” Salondaki eski kasetçaları yıllardır kullanmamıştım. Fakat pilleri hâlâ içindeydi. Kasedi yerleştirdim. Nermin kapıya doğru bir adım attı. Düğmeye bastım. Babamın sesinden önce, Nermin’in yirmi yıl önce kaydedilmiş sesi duyuldu. —Hasan Bey, kızınız sizinle görüşmek istemiyor.
Copyright © 2015. All Rights Reserved.