“Yoksul bir inşaat işçisiydim. Patronumun kilolu olduğu için herkesin ‘evde kalmış kız’ diye alay ettiği kızıyla evlenmeyi kabul ettim. Ama düğün gecesi yorganı kaldırınca gördüğüm şey karşısında olduğum yerde donup kaldım.” İstanbul’a on sekiz yaşımda geldim. Elimde ne diploma vardı, ne meslek. Sadece gençliğim, sırtımın gücü ve avuçlarımın içindeki nasırlar. Memleketim Aksaray’ın küçük bir köyüydü. Babam yıllarca tarlada çalıştı ama toprağın verdiği, insanın karnını doyurmaya yetse de hayat kurmaya yetmiyordu. Ben de bir sabah annemin hazırladığı bez çantayı alıp otobüse bindim. “Git oğlum,” dedi annem. “Belki sen bizim göremediğimiz günleri görürsün.” İstanbul’da ilk işim bir inşaatta amelelik oldu. Şantiyede demir taşıdım, çimento karıştırdım, katlardan kata malzeme çıkardım. Yağmurda ıslandım. Yazın betonun sıcağında kavruldum. İki yıl boyunca Esenyurt’ta, yarım yamalak kapatılmış bir odada altı kişiyle birlikte kaldım. Yatağım yoktu. Bir süngerim vardı. Dolabım yoktu. Bir plastik torbam vardı. Hayalim ise çok küçüktü: Bir gün kendi kapısı olan bir evim olsun. İnsan sabah çıktığında akşam döneceği yerin kendisine ait olduğunu bilsin. Hepsi buydu. O gün patronum beni ofisine çağırdığında, hayatımın değişeceğini düşünmemiştim. Patronumun adı Faruk Yalçın’dı. İstanbul’da ve Kocaeli tarafında büyük inşaat projeleri yapan zengin bir adamdı. Şantiyede herkes ondan çekinirdi. Az konuşur, çok bakardı. Birinin işini beğenmezse bağırmazdı bile; sadece adını silerdi. Ofisine girdiğimde, pahalı deri koltuğunun arkasındaki büyük camdan dışarı bakıyordu. “Kerem,” dedi. “Buyur Faruk Bey.” Bana döndü. Uzun uzun yüzüme baktı. Sonra hiç dolandırmadan konuştu: “Kızımla evlen.” Ne dediğini anlamadım. Bir an yanlış duydum sandım. “Efendim?” “Kızım Nermin’le evlen. Sana Tuzla’daki apartmanlarımın yönetimini veririm. Küçük bir ev. Bir de kamyonet. Hayatın değişir.” O an sanki ofisin içindeki hava çekildi. Nermin Yalçın. Patronun kızı. Kırk beş yaşındaydı. Çok kiloluydu. İnsanlar acımasızca, gözünün içine baka baka değil ama arkasından gülerdi. “Faruk Bey’in evde kalan kızı.” “Kim alacak onu?” “Parası var ama kısmeti yok.” Şantiyede çay molalarında bile adını duyardım. Hiçbir zaman gülmedim. Ama sustum. Sustuğum için de bazen kendimden utanırım. Nermin’i birkaç kez uzaktan görmüştüm. Babası şantiyeye geldiğinde arabada beklerdi. Bazen yardım kampanyaları için erzak kolileri hazırlatırdı. Bir keresinde işçiler için kışlık mont göndermişti. Herkes montları giydi ama kimse onun adını iyi bir şeyle anmadı. Ben ise o gün patronunun ofisinde, onun hayatını bir teklif gibi dinliyordum. Faruk Bey masasının çekmecesinden bir dosya çıkardı. “Bak Kerem,” dedi. “Ben gerçekçi adamım. Kızım iyi kalplidir. Ama bu dünya iyi kalbe bakmaz. Onu üzmeyecek, yanında duracak biri lazım.” Ben hâlâ konuşamıyordum. “Bana niye bunu söylüyorsunuz?” “Çünkü sen açgözlü görünmüyorsun. İçki yok, kavga yok, hırsızlık yok. Çalışıyorsun. Ailene para gönderiyorsun. Ben insanı tanırım.” Sonra sesini biraz alçalttı. “Ama şunu da bil. Kabul edersen hayatın değişir. Etmezsen yine inşaatta kalırsın. Gün gelir belin gider, biri yerine başkasını alır.” Bu cümle ağırdı. Çünkü doğruydu. Şantiyede insanın bedeni, malzeme gibi eskir. Düşersen yerine yenisi gelir. O gün odadan çıktım. Bütün gece uyuyamadım. Esenyurt’taki odada diğer işçiler horlarken tavana baktım. Bir yanda annemin yüzü vardı. Babamın ilaçları. Kardeşimin okul masrafı. Kendi ev hayalim. Diğer yanda tanımadığım bir kadınla evlenmek. Sevgi olmadan. İstek olmadan. Sadece bir anlaşma gibi. Sabaha kadar düşündüm. Ve kendime en acı cümleyi söyledim: “Benim zaten kaybedecek neyim var?” Ertesi gün kabul ettim. Düğün küçük oldu. Üsküdar’da eski bir nikâh salonunda, sonra da aile arasında sade bir yemek. Benim ailem gelemedi. Annemin dizleri kötüydü, babam yolculuk yapamıyordu. Sadece şantiyeden arkadaşım Cem geldi. Bir köşede sessizce oturdu. Bana bakarken yüzünde ne tebrik vardı ne de kınama. Sadece endişe. Nermin o gün beyaz bir elbise giymişti. Gösterişli değildi. Vücudunu saklamak ister gibi bol dikilmişti. Yüzünde ince bir makyaj vardı. Gözleri hep yere bakıyordu. Tebrik edenler yanağından öperken hafifçe geriliyor, sonra yine gülümsemeye çalışıyordu. İnsanların fısıltılarını duyuyordum. “Parası olmasa bu çocuk alır mıydı?” “Babası iyi ayarlamış.” “Kızcağız da razı olmuş işte.” Kızcağız. O kelime beni rahatsız etti. Çünkü o gün ilk kez Nermin’i bir söylenti gibi değil, nefes alan bir insan gibi görmeye başladım. Nikâhta memur bana sordu: “Kerem Demir, Nermin Yalçın’ı eş olarak kabul ediyor musunuz?” Bir saniye duraksadım. Nermin’in parmakları titredi. Bunu gördüm. Ve o an, en azından ona herkesin önünde bir utanç daha yaşatmamaya karar verdim. “Evet,” dedim. Nermin gözlerini kaldırdı. Bir an bana baktı. O bakışta minnet değil, şaşkınlık vardı. Sanki ilk kez biri onun yanında kalmıştı. Düğün gecesi Faruk Bey’in bize ayırdığı evdeydik. Ataşehir’de lüks bir daire. Benim yıllarca kaldığım o rutubetli odanın dört katı büyüklüğünde bir yatak odası vardı. Parkeler parlıyordu. Perdeler ağır kumaştandı. Yatak o kadar büyüktü ki, insan içinde kaybolur sanırdı. Nermin yatağın kenarında oturuyordu. Üzerinde beyaz değil, açık mavi, bol bir pijama vardı. Saçlarını açmıştı. Yüzü yorgundu. Ama en çok da korkmuş görünüyordu. Ben kapının yanında uzun süre öylece kaldım. Ne diyeceğimi bilmiyordum. O da bilmiyordu. Sonunda kısık sesle konuştu: “İstersen kanepede yatabilirsin.” Başımı kaldırdım. “Ne?” “Yani…” Dudaklarını ısırdı. “Kendini mecbur hissetme.” Bu cümle göğsüme bir taş gibi oturdu. Bütün gün insanlar onu bir yük gibi konuşmuştu. Şimdi o da kendi varlığını bana yük sanıyordu. Yavaşça yaklaştım. “Nermin Hanım…” Acı bir gülümseme verdi. “Artık Hanım demesen iyi olur herhalde.” Haklıydı. Ama adını söylemek bile tuhaf geliyordu. “Nermin,” dedim. Sesi duyar duymaz gözleri doldu. Belki yıllardır adını böyle yumuşak duymamıştı. Ben yatağın diğer ucuna oturdum. “Ben sana kötü davranmayacağım,” dedim. Bu romantik bir cümle değildi. Ama o an verebileceğim en dürüst sözdü. “Biliyorum,” dedi. “Babam seni bu yüzden seçti.” Sesi kırıldı. “Seçti.” O kelime ikimizi de susturdu. Çünkü ikimiz de o gece kendi irademizle değil, hayatın ve paranın ittiği bir yerdeydik. Ben derin bir nefes aldım. “Bugün olan şey kolay değildi. Senin için de değildi.” Nermin başını çevirdi. “Senin için utanç vericiydi.” “Bunu ben söylemedim.” “Ama herkes söyledi.” Cevap veremedim. Çünkü haklıydı. Bir süre sonra yorganı dizlerinin üstüne çekti. Ellerini sakladı. Gözlerini yere indirdi. “Kerem, benden korkmana gerek yok.” Ben ne diyeceğimi bilemeden ona baktım. “Korkmuyorum.” “İğrenmene de gerek yok,” dedi fısıltıyla. Bu cümle beni çarptı. İnsan kendini nasıl bu kadar yaralı bir yerden anlatır? Ben yaklaştım. “Böyle konuşma.” Gözünden yaş aktı. “Sen daha hiçbir şey görmedin.” Anlamadım. “Ne demek?” Birkaç saniye sustu. Sonra yorganın ucunu sıkıca tuttu. “Babam sana söylemedi, değil mi?” İçimde kötü bir his belirdi. “Neyi?” Cevap vermedi. Sadece yavaşça arkasına döndü. “Bakmak zorunda değilsin,” dedi. Ama sesi öyle kırılmıştı ki, kaçarsam sadece o geceyi değil, içimde kalan son insanlığı da kaybedeceğimi hissettim. Elim titreyerek yorganın kenarını tuttum. Yavaşça kaldırdım. Ve gördüğüm şey karşısında istemsizce bağırdım: “Allah’ım…” Çünkü altında aylardır kafamda kurduğum hiçbir şey yoktu. Ne komik bir görüntü. Ne utanç verici bir beden. Ne insanların alay ettiği şey. Nermin’in bacaklarından biri dizinin altından yoktu. Diğer bacağında ise eski, derin ameliyat izleri vardı. Kalçasından beline doğru uzanan morarmış, çukurlaşmış yaralar. Sadece kilosu değil. Yıllardır saklanan bir kaza, bir acı, bir hayat vardı karşımda. Nermin gözlerini kapattı. “İşte bu yüzden kimse benimle evlenmedi,” dedi. Sesi neredeyse duyulmuyordu. “Kilomla alay ettiler. Ama asıl bunu görselerdi, belki yüzüme bile bakmazlardı.” Ben donup kalmıştım. Utandım. Ama ondan değil. Kendimden. Aylarca onun hakkında duyduklarımla zihnimde bir kadın yaratmıştım. Herkes gibi ben de onu tartmıştım. Kiloyla. Yaşla. Parayla. Oysa o yorganın altında sadece bir beden değil, saklanmaya zorlanmış bir yara vardı. Nermin aceleyle yorganı geri çekmek istedi. Ben elini tuttum. İlk kez. Elinin içi sıcaktı. Titriyordu. “Ne oldu?” dedi korkuyla. “Kim yaptı bunu?” diye sordum. Gözlerini açtı. “Ne?” “Bu izler. Bu kaza mı?” Yüzü değişti. Sanki yıllardır kapalı tuttuğu bir kapının kilidi içeriden zorlanmıştı. “Babam sana hiçbir şey anlatmadı,” dedi. “Hayır.” Acı acı güldü. “Tabii anlatmaz. Çünkü benim başıma gelen şey bir kaza değildi Kerem.” O an odadaki hava ağırlaştı. “Ne demek kaza değildi?” Nermin gözlerini kapattı. “On yıl önce beni öldürmeye çalıştılar.” Devam kancası Elim hâlâ Nermin’in elindeydi. O ise yıllardır kimseye söyleyemediği bir cümlenin ağırlığıyla nefes almaya çalışıyordu. “Beni öldürmeye çalıştılar,” dedi yeniden. “Kim?” diye sordum. Nermin gözlerini kapının tarafına çevirdi. “Bu evde adını söylememem gereken biri.” Tüylerim diken diken oldu. O gece ben sadece patronumun kızıyla evlenmediğimi anladım. Bir sırrın içine çekilmiştim. Nermin’in kilosuyla dalga geçen herkes, onun aslında neden dışarı çıkmadığını bilmiyordu. Bacağını kaybettiği gece dosya kapatılmıştı. Kaza raporu hazırlanmıştı. Gazeteciler susturulmuştu. Ve Faruk Bey yıllardır kızını korumak için değil, bir gerçeği saklamak için onu evin içine kapatmıştı. Nermin yorganın altından küçük bir anahtar çıkardı. “Eğer bana gerçekten kötü davranmayacaksan,” dedi, “yarın sabah babamın çalışma odasındaki kasayı aç.” “Orada benim neden seninle evlendirildiğimi de göreceksin.” Devamını okumak için tam hikâyeye geç; çünkü düğün gecesi gördüğüm şey, sadece Nermin’in bedenindeki yara değil… Faruk Yalçın ailesinin yıllardır gömdüğü suçun ilk kanıtıydı. Bölüm 2..