Vefat eden torunumun hatırası

Telefonu kapattıktan sonra uzun süre yerimden kalkamadım. Gülce'nin elbisesi pencerenin yanındaki askıda duruyordu. Sabah güneşi kumaşın üzerindeki ince işlemelere vuruyor, sanki her bir parıltı bana bir şey anlatmaya çalışıyordu.

Yavaşça ayağa kalktım ve elbisenin yanına gittim.

"Anlamışım, Gülce," diye fısıldadım. "Biraz geç oldu ama anlamışım."

O gün öğleden sonra mezarlığa gittim. Elimde beyaz papatyalar vardı; en sevdiği çiçekler. Mezar taşının önüne çöktüm ve uzun süre hiçbir şey söylemeden oturdum. Rüzgâr hafif hafif esiyor, çevredeki ağaçların yaprakları usulca hışırdıyordu.

Sonunda gülümsedim.

Aylar sonra ilk kez gerçekten gülümsedim.

"Sen hep benden daha cesurdun," dedim. "Ama artık üzülmeyeceğim. Çünkü bana son hediyen korku değil, sevgiydi."

Gözlerimi kapattım ve onu düşündüm; sekiz yaşındaki hâlini, ilk okul gününü, bana sarılışını, kahkahalarını, mezuniyet gecesi için yaptığı planları...

Sonra fark ettim ki insan sevdiğini kaybettiğinde, onu tamamen kaybetmiyormuş.

Bazı insanlar kalplerimizde yaşamaya devam ediyormuş.

Ayağa kalkarken mezar taşına son kez dokundum.

"Mezun oldun, güzel kızım," dedim. "Sadece okuldan değil... Hayata bıraktığın sevgiyi tamamlayarak mezun oldun."

Tam dönecekken gözüm mezar taşının altına iliştirilmiş küçük bir karta takıldı. Üzerinde sadece birkaç kelime yazıyordu.

Muhtemelen mezuniyet törenindeki öğrencilerden biri bırakmıştı.

Kartta şöyle yazıyordu:

*"Gülce'yi tanımıyordum. Ama hikâyesini dinledikten sonra eve gidip anneanneme sarıldım. Bunun için teşekkür ederim."*

Kartı göğsüme bastırdım.

O anda anladım ki Gülce'nin hayatı on yedi yılda sona ermemişti.

Onun sevgisi, cesareti ve nezaketi başkalarının hayatlarında yaşamaya devam ediyordu.

Ve ben arabama doğru yürürken ilk kez kalbimde acıyla birlikte huzur da vardı.

Çünkü torunum gitmişti.

Ama bıraktığı ışık hâlâ dünyayı aydınlatıyordu.