YOKSUL BİR ÜNİVERSİTE ÖĞRENCİSİ

Benim adım Baran. 21 yaşındayım, İzmir’de üniversite üçüncü sınıfta okuyorum ve geçinmeye çalışan pek çok öğrenci gibi karşıma çıkan hemen her yarı zamanlı işi kabul ediyordum. Özel ders veriyordum. Kafelerde çalışıyordum. Taşınan insanların kolilerini taşıyor, bazen de birkaç yüz lira kazanabilmek için bütün gün getir götür işleri yapıyordum. Benim için mesele para biriktirmek değildi. Okulu bırakmamak, kiramı ödemek ve ay sonunu getirebilmekti. Bir gün Facebook’taki iş ilanlarına bakarken, İzmir’in eski mahallelerinden birinde tek başına yaşayan yaşlı bir kadının evini haftada bir temizleyecek birini aradığını gördüm. Ücreti çok yüksek değildi ama benim için önemliydi. Kadının adı Süheyla idi. Kapısını ilk kez çaldığımda karşılaşacağım manzaraya hiç hazırlıklı değildim. Süheyla Hanım son derece zayıf ve güçsüz görünüyordu. Bembeyaz saçları vardı. Elleri titriyor, bastonuna sanki ayakta kalmasını sağlayan tek şeymiş gibi sıkıca tutunuyordu. Yaşadığı ev küçüktü, loştu ve yılların yorgunluğunu taşıyordu. Bir köşede çalışmayan eski bir radyo duruyordu. Duvarlarda rengi solmuş aile fotoğrafları asılıydı. Eski ahşap yatağı en küçük hareketinde bile gıcırdıyordu. Bana eklemlerindeki rahatsızlık nedeniyle artık rahat hareket edemediğini, tansiyon sorunları yüzünden de çabuk yorulduğunu söyledi. Bu yüzden haftada bir gün gelip evini temizleyecek birine ihtiyacı vardı. İş aslında basitti. Yerleri süpürmek. Mobilyaların tozunu almak. Bulaşıkları yıkamak. Evi biraz toparlamak. Her gelişimde bana 500 lira vereceğini söyledi. Bir üniversite öğrencisi için bu para küçümsenecek bir miktar değildi. Yol param çıkardı. Birkaç günlük yemek masrafımı karşılayabilirdim. Belki ay sonunda cebimde biraz para bile kalırdı. Bu yüzden hiç düşünmeden kabul ettim. Ancak birkaç hafta sonra evde görmezden gelemeyeceğim bazı şeyleri fark etmeye başladım. Buzdolabı neredeyse her zaman boştu. Bazen birkaç yumurta, biraz peynir ve buruşmuş birkaç sebze bulunuyordu. Bazı günler ise yalnızca yarım paket makarna ve biraz yoğurt vardı. Bir gün neden doğru düzgün alışveriş yapmadığını sordum. Süheyla Hanım hafifçe gülümsedi. Çocuklarının başka şehirlerde yaşadığını, herkesin kendi derdi olduğunu ve onları rahatsız etmek istemediğini söyledi. Bu cevap günlerce aklımdan çıkmadı. Sonra evini temizledikten sonra hemen gitmemeye başladım. Bazen yakındaki pazara uğruyor, cebimde param kaldıysa sebze, tavuk ya da balık alıyordum. Sonra mutfağa girip ona sıcak bir yemek hazırlıyordum. Sofraya bir tabak sıcak yemek koyduğumda yüzündeki ifade tamamen değişiyordu. O yorgun evin içi bile sanki birkaç dakikalığına canlanıyordu. Bazı günler ağrıları öylesine artıyordu ki yatağından kalkmakta bile zorlanıyordu. O zamanlarda onu devlet hastanesine götürüyor, muayenesi bitene kadar yanında bekliyor, ilaçlarını aldıktan sonra tekrar evine bırakıyordum. Bir gün hastaneden dönerken koluma girdi. Bir süre hiçbir şey söylemedi. Sonra elimi tuttu ve: “Sana baktıkça küçük oğlumu hatırlıyorum Baran. O da senin gibi iyi kalpliydi,” dedi. Sesindeki acıyı fark etmemek mümkün değildi. Oğluna ne olduğunu sormak istedim. Ama yüzündeki ifadeyi görünce susmayı tercih ettim. O günden sonra artık oraya yalnızca para kazanmak için gitmediğimi fark ettim. Haftalar geçti. Sonra aylar geçti. Ben evini temizledim, alışverişini yaptım, yemeğini hazırladım ve gerektiğinde hastaneye götürdüm. Fakat işin tuhaf tarafı şuydu: Süheyla Hanım bana tek kuruş bile ödemedi. İlk hafta: “Gelecek hafta vereceğim,” dedi. Sonra: “Bankadan parayı çekemedim.” Bir başka sefer: “Aylığım yatınca hepsini birlikte vereceğim.” Her defasında başka bir sebebi vardı. Ama nedense işi bırakıp gidemedim. Belki ona acıyordum. Belki sözünü tutacağına inanıyordum. Belki de farkında olmadan onun hayatındaki tek düzenli ziyaretçi haline gelmiştim. Artık o evi temizlemekten çok, yalnız bir kadının hayatının son döneminde yanında bulunuyordum. Sonra bir sabah telefonum çaldı. Süheyla Hanım gece hayatını kaybetmişti. Telefonu kapattığımda uzun süre yatağımın kenarında oturdum. Aklımdan ilk geçen para olmadı. Bir daha mutfağa girdiğimde bana dönüp gülümsemeyeceğini düşündüm. Cenazesine katıldım. Ve hikâyenin orada bittiğini sandım. Aylarca çalışmıştım. Hiç para almamıştım. Ama bunu artık önemsemiyordum. Tam mezarlıktan ayrılmaya hazırlanırken hiç tanımadığım takım elbiseli bir adam yanıma geldi. Elinde kahverengi bir zarf vardı. “Baran siz misiniz?” diye sordu. Başımı salladım. Adam zarfı bana uzattı. “Süheyla Hanım bunu ölmeden kısa süre önce hazırlamış. Özellikle sizin elinize verilmesini istemiş.” Zarfın üzerinde titrek bir el yazısıyla yalnızca adım yazıyordu. Eve gidene kadar açmadım. Masama oturduğumda içinden çıkacak şeyin geciken ödemelerle ilgili bir özür olduğunu düşünüyordum. Belki birkaç bin lira bırakmıştı. Belki sadece teşekkür eden kısa bir mektuptu. “Zarfı açtım. İçinden katlanmış iki sayfa, eski bir fotoğraf ve üzerinde bir avukatlık bürosunun adı bulunan resmi bir belge çıktı. İlk satırı okuduğum anda elim titremeye başladı.” Mektubun başında şunlar yazıyordu: “Sevgili Baran, bu satırları okuyorsan artık sana yüz yüze anlatmaya cesaret edemediğim gerçeği öğrenme zamanı gelmiş demektir. Öncelikle senden özür dilemeliyim. Sana aylarca ödeme yapmadım. Bunun nedeni parasız olmam değildi.” O cümleyi üç kez okudum. Kaşlarımı çatarak etrafıma baktım. Sanki Süheyla Hanım birazdan mutfaktan çıkıp bunun kötü bir şaka olduğunu söyleyecekmiş gibi hissettim. Mektubu okumaya devam ettim. “Beni ilk gördüğünde yoksul ve kimsesiz bir kadın olduğumu düşündüğünü biliyorum. Sana özellikle böyle görünmek istedim. Çünkü hayatım boyunca paranın insanların gerçek yüzünü nasıl değiştirdiğini gördüm.” Elimdeki resmi belgeyi masaya bıraktım. Kalbim giderek daha hızlı atıyordu. Mektupta Süheyla Hanım, yıllar önce eşiyle birlikte küçük bir tekstil atölyesi kurduklarını yazıyordu. Atölye zamanla büyümüş, daha sonra sattıkları arsa ve dükkânlarla hiç beklemediğim kadar büyük bir birikime sahip olmuşlardı. Ama çocukları büyüdükçe evdeki huzur bozulmuştu. Babaları öldükten sonra iki büyük çocuğu, Süheyla Hanım’ın mal varlığıyla ilgilenmeye başlamıştı. Onu görmek için gelmek yerine hangi evin kime kalacağını konuşuyor, telefonda sürekli vekâlet vermesini istiyorlardı. En küçük oğlu Yalın ise diğerlerinden farklıymış. Annesinin parasına hiç dokunmamış. Hatta kardeşleriyle tartıştığı için aileden uzaklaşmış. Tam o sırada fotoğrafı tekrar elime aldım. Genç bir adam, Süheyla Hanım’ın yanında durmuş gülümsüyordu. Fotoğraf eskiydi ama adamın gözleri tuhaf biçimde tanıdık geliyordu. Altına küçük harflerle bir tarih ve isim yazılmıştı: “Yalın – 2004.” Boğazım düğümlendi. Babamın adı Yalın değildi. En azından bana hayatım boyunca söylenen isim o değildi. Ben babamı hiç tanımamıştım. Annem, ben üç yaşındayken babamın bizi terk ettiğini söylemişti. Bir daha da konuyu açmamıştı. Mektubun sonraki satırına geçtiğimde nefesim kesildi. “Baran, Yalın benim oğlumdu. Ve sen onun oğlusun.” Sandalyeden kalktım. Birkaç saniye boyunca odanın içinde amaçsızca dolaştım. “Hayır,” diye fısıldadım. Bu mümkün değildi. Telefonumu alıp annemi aramak istedim ama ellerim o kadar titriyordu ki ekranı açamadım.