10 yıl sonra oğluyla geri döndü

Gözleri Owen’a iliştiğinde ise nefesi kesildi. Kimse konuşmadı. Owen annesinin biraz gerisinde kaldı. Hannah yavaşça derin bir nefes aldı. “Size gerçeği anlatmaya geldim.” Frank çenesini sıktı. “On yıl sonra mı?” Hannah klasörden eski bir fotoğraf çıkardı. Resimde, mühendis bareti takmış, gülümseyen genç bir adam, Frank’in tüm hayatını geçirdiği fabrikanın önünde Frank’in yanında duruyordu. Diane ağzını kapattı. Frank geriye doğru sendeledi. Hannah fotoğrafı masanın üzerine koydu. Arka yüzünde, titrek bir el yazısıyla tek bir cümle yazılıydı: “Babanız bizi kurtarmaya çalıştı.” Frank titremeye başladı. Owen ise bunların hiçbirini anlayamayarak sordu: “Anne… o adam benim babam mı?” Hannah’ın dizleri titremeye başladı. On yıldır o anı hayal ediyordu. O, sessizce ağlayarak, bulaşık yıkarken, otobüs beklerken ve bebek bezi için para sayarken bu şarkıyı prova etmişti. Ama Owen’ın bu soruyu büyükanne ve büyükbabasının önünde sormasını hiçbir şey beklemiyordu. Frank gözlerini fotoğraftan ayıramıyordu. Diane sessizce ağladı. “Evet, tatlım,” dedi Hannah, Owen’ın önünde diz çökerek. “Adı Caleb Morris’ti. Ve evet, o senin babandı.” Owen yutkundu. “Benden haberi var mıydı?” Hannah bir an gözlerini kapattı. Hayır. Ona söylemeden önce ortadan kayboldu. Frank sandalyenin arkasına sıkıca tutundu. “Caleb Morris…” Sesi, sanki çoktan ölmüş birinin adını söylüyormuş gibiydi. “Onu tanıyordun,” dedi Hannah. “Fabrikada stajyerdi,” diye mırıldandı Frank. “Zeki bir çocuktu. Ama inanılmaz inatçıydı.” Diane kocasına baktı. “Neden ondan hiç bahsetmedin?” Frank yavaşça başını salladı. “Çünkü o haftadan sonra… her şey bulutlandı.” Hannah USB belleği çıkardı. “Kaybolmadan önce bana bunu verdi.” Frank, sanki bu sürüş onu yakacakmış gibi geriye doğru bir adım attı. “Bunu prize takma.” “Neden?” Cevap vermedi. Ama Hannah onun gözlerinde bir şey gördü. Bu öfke değildi. Bu korkuydu. “Baba, on yıl boyunca hamile kaldığım için benden nefret ettiğine inandım. Gururunu kızının önüne koyduğunu sandım. Ama şimdi anlıyorum ki, sen de bir şey biliyorsun.” Frank bir sandalyeye çöktü. “Bunu biliyor muyum, yoksa bana unutturdular mı bilmiyorum.” Diane titredi. “Neden bahsediyorsun?” Frank elleriyle yüzünü kapattı. On yıl önce işçilerin Silver Creek Kimya Fabrikası’nı nehre atık dökmekle suçladıklarını açıkladı. Kasaba halkından birçok kişi hastalanmıştı. Cilt rahatsızlığı olan çocuklar. Gebelik kaybı yaşayan kadınlar. Yaşlılarda kanser gelişmesi. Ancak resmi bir rapor hiçbir zaman hayata geçirilmedi. İşletme sahibi Victor Hayes, doktorlara, avukatlara, polis memurlarına ve siyasi kampanyalara rüşvet verdi. Frank, “Caleb sorular sormaya başladı,” dedi. “Raporları inceledi, örnekler topladı, konuşmaları kaydetti. Bir gece yanıma geldi. Yardıma ihtiyacı olduğunu söyledi.” Hannah USB belleği daha sıkı kavradı. “Peki, ona yardım ettiniz mi?” Frank ağlamaya başladı. “Sanırım öyle yaptım.” Sözler odayı ikiye böldü. Owen sessizce, yumrukları sıkılı bir şekilde duruyordu. “Ne demek istiyorsun, sence?” diye sordu Hannah. Frank nefes almakta zorlanıyordu. O gece Caleb’i gördüğünü hatırladığını söyledi. Bir klasörü hatırladı. Bazı haritalar. Keskin bir kimyasal koku. Ondan sonra hiçbir şey. Hatırladığı tek şey, toprak bir yolda, kamyonetinin içinde uyandığı, ayakkabılarında çamur ve kolunda kurumuş kan lekeleri olduğuydu. “Kimin kanı?” diye fısıldadı Diane. Frank bakışlarını aşağı indirdi. “Benim değildi.” Hannah’ın yüzü soğudu. “Onu sen mi öldürdün?” Frank başını kaldırdı, yıkılmıştı. “Bilmiyorum.” Diane hıçkırarak ağladı. Owen, Hannah’ya daha da yaklaştı. Tam o anda sabit hatlı telefon çaldı. Dördü de ona doğru döndü. O telefonu artık kimse kullanmıyordu. Tekrar çaldı. Frank yavaşça ayağa kalktı. “Cevap verme,” diye emretti Hannah. Ama o onu aldı. Yüz ifadesi saniyeler içinde değişti. Telefonun diğer ucundaki ses erkek, sakin ve yaşlı bir sesti.
Copyright © 2015. All Rights Reserved.