1.100 liraya aldığı ikinci el çamaşır makinesinden pırlanta yüzük çıktı. Fakir baba yüzüğü sahibine geri verdi

Murat sustu. Bir yanında gururu vardı. Diğer yanında çocuklarının ihtiyaçları… Okul taksitleri… Kira borcu… Zeynep’in ilaçları… Sonra duvardaki Elif fotoğrafına baktı. Sanki Elif ona sessizce şunu söylüyordu: “Dürüst olmak, yardımı reddetmek demek değildir.” Murat sonunda zarfı aldı. — Çok çalışırım… Kimseye yük olmam. Selim ilk kez hafifçe gülümsedi. — Ben de tam bunu umuyorum. O gün polis araçları sokaktan ayrılırken siren çalmadı. Sessizce uzaklaştılar. Sanki bir insanın onurunu koruyarak dönüyorlardı. Komşular da yavaş yavaş kapılarını kapattı. Ama bu kez bakışlarında eski sertlik yoktu. Bazılarında utanç vardı. Bazılarında pişmanlık… Sabah Murat hakkında ilk kötü konuşan komşu kadın, biraz sonra kapıya geldi. Elinde küçük bir çelik kâse vardı. — Abi… Çocuklar için irmik helvası yaptım… Murat kâseyi aldı. Ama gülümsemedi. Sadece sakin bir sesle şöyle dedi: — Abla… Bir dahaki sefere polis gelince önce ne olduğunu sorun. Kararı sonra verirsiniz. Kadının verecek cevabı kalmamıştı. Ertesi hafta Murat, Selim’in lojistik şirketinde işe başladı. Bu iş pazardaki günlük hamallığa benzemiyordu. Düzenli maaşı vardı. Sigortası vardı. Kimlik kartı vardı. Mesai saatleri belliydi. İlk gün üniformasını eline aldığında uzun süre sessizce baktı. Akşam eve döndüğünde Emir’e şöyle dedi: — Bu pazar sana yeni ayakkabı alacağız. Emir hiçbir şey söylemedi. Sadece babasına sarıldı. Birkaç gün sonra evin önüne yepyeni bir çamaşır makinesi bırakıldı. Kutunun üstünde gönderenin adı yazmıyordu. Teslimatçı sadece: — Ödemesi yapıldı abi. dedi. Murat bunun kimden geldiğini anlamıştı. Selim’i aradı. Ama Selim gülerek şöyle dedi: — Annem dedi ki… O eski makine görevini tamamladı. Şimdi sıra sizin evde. Yeni makine kurulurken Murat eski makineyi dışarı atmadı. Onu evin bir köşesine koydu. Hurdaçıya vermeden önce uzun süre baktı. Paslı… Sararmış… Kapağı yamuk… Ama artık sadece eski bir eşya değildi. Onun yoksulluğuna tanıklık etmişti. Onu sınamıştı. Ve çocuklarının gözünde yeniden saygı kazanmasını sağlamıştı. Aylar geçti. Şadiye Hanım ara sıra çocuklara ev yapımı poğaça ve kurabiye gönderiyordu. Zeynep ona artık “Yüzüklü Nine” diyordu. Emir, Selim’in sağladığı burs sayesinde iyi bir dershaneye yazıldı. Kerem ise okulda “dürüstlük” konulu derste babasının hikâyesini anlattı. Öğretmeni Murat’ı okula çağırıp herkesin önünde teşekkür etti. Murat o gün çok utanmıştı. Ama çocuklarının yüzündeki gururu görünce sahneye çıktı. Bir akşam Şadiye Hanım ona eski bir fotoğraf gönderdi. Fotoğrafta Şadiye Hanım ve Cemal Bey, Boğaz manzarasının önünde gülümsüyordu. Şadiye Hanım ipek bir eşarp takmıştı. Cemal Bey’in üzerinde beyaz gömlek vardı. Ve ellerindeki yüzükler ışıldıyordu. Fotoğrafın arkasında şu cümle yazıyordu: “Sen bize altını değil… sonsuzluğumuzu geri verdin.” Murat o cümleyi defalarca okudu. Sonra fotoğrafı Elif’in fotoğrafının yanına koydu. O gece çocuklar uyuduktan sonra balkonda uzun süre oturdu. Dışarıda hâlâ aynı sokak vardı. Aynı insanlar… Aynı binalar… Aynı hayat… Ama Murat’ın içinde bir şey değişmişti. Hayat hâlâ zordu. Para hâlâ kolay kazanılmıyordu. Mücadele bitmemişti. Ama artık çocuklarının elinde sadece yoksulluk hikâyesi yoktu. Onurlarını koruyan bir hikâyeleri vardı. Murat düşündü… Belki çocuklarına büyük miraslar bırakamayacaktı. Belki banka hesaplarında milyonlar olmayacaktı. Belki onlara dükkânlar, daireler ya da pahalı mücevherler bırakamayacaktı. Ama şunu bırakabilirdi: Dünya seni yanlış anlamaya hazır olsa bile, doğru olanı yapmaktan vazgeçme. Çünkü bazen dürüstlük önce kapına 10 polis aracı olarak gelir. Sonra aynı kapıdan saygıyı, ekmeği, işi, duayı ve yaşlı bir annenin kaybolmuş “sonsuza kadar”ını geri getirir.
Copyright © 2015. All Rights Reserved.