7 yaşındaki oğlum
Ağlamaya başladı. “Ben ona zarar vermek istemedim.” Bu cümle içimdeki öfkeyi daha da artırdı. “İstemeden mi yaptın?” “Hayır…” “Peki neden?” Nermin yüzünü ellerinin arasına aldı. “Çünkü onun böyle doğmasını kabullenemedim.” O an odadaki herkes sustu. “Ne demek istiyorsun?” Nermin başını kaldırdı. “Doktorlar size Down sendromundan bahsettiğinde ben de yanınızdaydım. O gün eve geldiğimizde herkes çok üzgündü. Ben de… bilmiyorum. Kendimi çaresiz hissettim. O bebeğin hayatının çok zor olacağını düşündüm.” “Bunun için ona böyle mi davrandın?” “Ben sadece…” Sözünü tamamlayamadı. Polislerden biri Arda’nın anlattığı olaylarla ilgili ayrıntılı sorular sordu. Nermin önce bazı şeyleri inkâr etti. Ancak Arda’nın anlattığı ayrıntılar ortaya çıktıkça susmaya başladı. Sonunda, Lal’in ağladığında sabırsızlandığını, bazen battaniyesini yüzüne kadar çektiğini ve onu susturmak için beşiğinde yalnız bıraktığını kabul etti. Fakat Arda’nın söylediği bir şey daha vardı. “Bu kez uyumayacağım.” Polis bunu özellikle sordu. “Arda neden bu gece uyanık kalmanız gerektiğini düşündü?” Oğlum cevap vermek istemedi. Ben elini tuttum. “Hazırsan anlatabilirsin.” Arda derin bir nefes aldı. “Dün gece anneannem bana, ‘Bu gece annenler uyurken ben Lal’le ilgilenirim’ dedi. Sonra da bana odama gitmemi söyledi. Ben de gitmedim. Beşiğin altında saklandım.” “Peki neden?” Arda gözyaşlarını sildi. “Çünkü geçen sefer uyuduğumda Lal’in battaniyesini yüzüne çekmişti. Bu kez uyursam onu koruyamayacağımı düşündüm.” O an oğluma sarıldım ve uzun süre bırakmadım. Polisler Nermin’le birlikte ayrıldıktan sonra evde uzun süre kimse konuşmadı. Sabah olduğunda güneş perdelerin arasından içeri süzülüyordu. Lal hâlâ uyuyordu. Arda ise koltuğun köşesinde oturmuş, oyuncak dinozorunu kucağında tutuyordu. Yanına gittim. “Artık kardeşini sen korumak zorunda değilsin.” Bana baktı. “Kim koruyacak?” “Annen ve baban.” “Ya yine bir şey olursa?” “Olmayacak demeyeceğim. Ama bundan sonra hiçbir şeyi tek başına taşımayacaksın.” O gün hastaneye gidip Lal’in doktoruyla konuştuk. Yaşananları anlattık. Doktor, Lal’i dikkatlice muayene etti. Neyse ki ciddi bir fiziksel zarar oluşmamıştı. Fakat bize, Arda’nın yaşadığı korkunun da en az Lal kadar ciddiye alınması gerektiğini söyledi. O akşam eve döndüğümüzde Daniel beni mutfakta yakaladı. “Biliyor musun,” dedi, “Arda’nın beşiğin altında yatmasının nedenini ilk başta yanlış anladım.” Ben de başımı salladım. “Ben de.” “Onu kıskanç sandık.” “Evet.” Bir süre ikimiz de sustuk. Sonra Daniel oğlumuzun yanına gitti. “Abi olmak, kardeşini tek başına korumak demek değildir,” dedi. “Bazen abi olmak, yardım istemeyi bilmektir.” Arda ona sarıldı. O gece Lal’i yatırırken Arda kapının önünde duruyordu. “Ben burada uyuyabilir miyim?” diye sordu. Gülümsedim. “İstersen yanında biraz oturabilirsin. Ama sonra kendi yatağında uyuyacaksın.” “Tamam.” Lal’in başını okşadı. “Korkma,” diye fısıldadı. Sonra bana baktı. “Artık annem de burada.” Gülümsedim ve gözlerimi sildim. Aylar geçti. Nermin’le ilgili süreç devam ederken bir daha evimize dönmesine izin vermedik. Arda ise zamanla yeniden kendi odasında uyumaya başladı. Fakat bazen geceleri uyanıp Lal’in odasına bakıyordu. Bir gece onu kapının önünde buldum. “Yine mi buradasın?” Gülümsedi. “Kontrol ediyorum.” “Her şey yolunda.” Lal beşiğinde uyuyordu. Arda birkaç saniye onu izledi. Sonra bana dönüp şöyle dedi: “Anne, biliyor musun? Ben Lal’in farklı olduğunu hiç düşünmedim.” “Nasıl düşündün?” “Kardeşim olduğunu düşündüm.” O cümle beni derinden etkiledi. Çünkü o günlerde doktorların söyledikleri, insanların korkuları ve gelecekle ilgili endişeler arasında bazen en basit gerçeği unutmuştuk. Lal’in Down sendromu vardı. Hayatı belki bazı çocuklardan farklı olacaktı. Daha fazla desteğe, daha fazla sabra ve daha fazla ilgiye ihtiyaç duyacaktı. Ama o, bütün bunlardan önce bizim kızımızdı. Arda’nın da öğrenmesi gereken en önemli şey buydu: Bir çocuğun sevgisini göstermek için kahraman olması gerekmiyordu. Onun görevi kardeşini tek başına korumak değil, gerektiğinde bir yetişkinden yardım istemekti. Aylar sonra bir sabah Lal’in kahkahasıyla uyandım. Bebek odasına girdiğimde Arda yerde oturmuş, ona oyuncaklarını gösteriyordu. Lal ellerini çırpıyordu. Arda beni görünce gülümsedi. “Anne, bugün yine güldü.” “Evet,” dedim. “Çok güzel değil mi?” “Çok güzel.” Arda kardeşine baktı. Sonra hiç düşünmeden onun küçücük elini tuttu. “Ben büyüyünce de yanında olacağım,” dedi. Bu kez ona hiçbir şey söylemedim. Çünkü artık onun, kardeşini korumak için beşiğin altında saklanmasına gerek olmadığını biliyordum. Ve o gece saat ikide başlayan korkunun bize öğrettiği en büyük şey şuydu: Bir çocuğun farklı olması, onun daha az sevilmesi gerektiği anlamına gelmez. Bazen bir ailenin ihtiyacı olan tek şey, korkunun yerine sevgiyi koymayı hatırlamaktır. Ben de o günden sonra Arda’nın beşiğin altında uyuduğu geceleri kötü bir anı olarak değil, oğlumun kardeşine duyduğu saf sevgiyi ilk kez gerçekten anladığım geceler olarak hatırladım.