70 YAŞINDA İLK KEZ UÇAĞA BİNDİM
Yetmiş yaşıma kadar hiç uçağa binmemiştim. Uçmaktan korktuğum için değil. Hayatım boyunca buna ya param olmadı ya da sebebim. Kocam yıllar önce hayatını kaybetmişti. Çocuklarım büyümüş, kendi hayatlarını kurmuştu. Ben de sonunda yıllardır ertelediğim küçük bir yolculuğu yapmaya karar verdim. Uçağa bindiğimde ellerim titriyordu. Koltuk numaramı üç kez kontrol ettim. Cam kenarındaydım. Yanımdaki koltukta ise benden birkaç yaş büyük görünen, düzgün giyimli bir adam oturuyordu. Başta birbirimize sadece kibarca gülümsedik. Uçak hareket etmeye başladığında kolçağı sıkıca tuttuğumu fark etmiş olacak ki: “İlk uçuşunuz mu?” diye sordu. Başımı salladım. “Bu kadar belli oluyor mu?” Gülümsedi. “Biraz.” Sesi garip şekilde tanıdık geldi. Ama çıkaramadım. Uçak havalandıktan sonra konuşmaya başladık. Nereden geldiğimizi, nereye gittiğimizi sorduk. Ben doğduğum kasabadan bahsedince yüzündeki ifade bir an değişti. “Orayı biliyorum,” dedi. “Hatta yıllar önce uzun süre yaşamıştım.” Kasabanın adını duyduğunda bu kadar dikkat kesilmesi tuhafıma gitmişti. Sonra bana eski sinemayı sordu. Yıkılmıştı. Meydandaki çeşmeyi sordu. Hâlâ duruyordu. Ardından yıllardır kimsenin hatırlamadığını sandığım küçük bir pastanenin adını söyledi. O anda içimde garip bir huzursuzluk başladı. “Orayı nereden biliyorsunuz?” Adam birkaç saniye sustu. “Eskiden sık giderdim.” Konuşma ilerledikçe daha da tuhaf sorular sormaya başladı. Gençliğimde hangi okulda okuduğumu. Kasabadan kaç yaşında ayrıldığımı. Eski tren istasyonunun hâlâ durup durmadığını. Bir noktada dayanamadım. “Affedersiniz ama biz daha önce tanıştık mı?” Adam yüzüme uzun uzun baktı. “Belki.” Bu cevap beni rahatsız etti. “Belki ne demek?” Başını çevirdi. “Bazı yüzler yıllar geçse de insana yabancı gelmiyor.” O andan sonra fazla konuşmadım. Ama yanımdaki adamın davranışlarını izlemeye başladım. Ellerini. Gülüşünü. Başını hafif yana eğişini. Bir yerlerden tanıdık geliyordu. Ama yetmiş yıllık hayatın içinde bazı yüzler birbirine karışıyordu. Yaklaşık bir saat sonra adam ceketinin iç cebinden cüzdanını çıkardı. İçinden bir şey ararken küçük, sararmış bir fotoğraf yere düştü. Eğilip almak istedim. Ama fotoğraf benim ayağımın yanına düşmüştü. Elime aldım. Ve nefesim kesildi. Fotoğraftaki genç kadın bendim. On dokuz yaşındaydım. Saçlarım omuzlarıma kadar uzundu. Üzerimde annemin benim için diktiği açık renk bir elbise vardı. Fotoğrafın nerede çekildiğini bile hatırlıyordum. Kasabanın dışındaki eski göl kenarında. Ama o fotoğraf bende yoktu. Hatta çekildiğini bile neredeyse unutmuştum. Başımı yavaşça adama çevirdim. “Bu fotoğraf sizde ne arıyor?” Yüzü bembeyaz oldu. Fotoğrafı elimden almaya çalışmadı. Sadece gözlerime baktı. “Bunu sana uçakta göstermek istememiştim.” “Siz kimsiniz?” Adam cevap vermedi. Fotoğrafın arkasını çevirdim. Solmuş mürekkeple tek bir tarih yazılmıştı. 1975. Altında da yalnızca iki kelime vardı: “Beni bekle.” Kalbim öyle hızlı atmaya başladı ki kabin içindeki sesler uzaklaşmış gibi oldu. Bu iki kelimeyi daha önce görmüştüm. Hem de çok uzun zaman önce. Gençliğimde. Bir mektubun sonunda. Yıllarca saklayıp sonra öfkeyle yırttığım bir mektupta. Adama tekrar baktım. Bu kez yüzünün bazı ayrıntıları zihnimde başka bir yüze dönüşmeye başladı. Genç bir delikanlı. Kasabanın meydanı. Bir yaz akşamı. Sonra aniden ortadan kaybolan biri. Adam cüzdanını kapattı. “Bana kızmakta haklısın,” dedi. Boğazım düğümlendi. “Adımı nereden biliyorsun?” Adam gözlerini kapattı. Sonra hayatım boyunca bir daha duymayacağımı sandığım bir cümleyi söyledi: “Çünkü seni en son gördüğüm gün, bana bir daha dönmememi söylemiştin.”O cümleyi duyduğum anda boğazım düğümlendi. Yanımdaki adamın yüzüne yeniden baktım. Kaşlarının çizgisi.Gülerken sağ yanağında beliren hafif çukur. Başını düşünürken yana eğişi. Bir anda elli yıl önceki o genç yüzün parçaları yerine oturmaya başladı. “Hayır…” diye fısıldadım. Adam gözlerini benden kaçırmadı. “Benim.” Dudaklarımdan tek bir isim çıktı. “Kemal?” Başını yavaşça salladı. O an uçağın içinde olduğumu unuttum. Motorların uğultusu, kabin görevlilerinin sesi, önümdeki koltuklar… Her şey silindi. Karşımda yalnızca elli yıl önce hayatımdan kaybolan ilk aşkım vardı. “Sen öldün sanıyordum.” Kemal’in yüzü değişti. “Bunu sana kim söyledi?” “Annem.” Şaşkınlıkla bana baktı. “Annen mi?” Başımı salladım. “Kasabadan ayrıldıktan birkaç ay sonra seni sordum. Bana başka bir şehirde geçirdiğin kazada öldüğünü söyledi.” Kemal gözlerini kapattı. Yıllardır taşıdığı bir yükü yeni öğreniyormuş gibiydi. “Demek bu yüzden…” “Ne yüzden?” Ceketinin iç cebinden eski, katlanmış birkaç kâğıt çıkardı. “Ben sana yazdım.” Ellerim titredi. “Ne?” “Yıllarca.” İlk mektubu bana uzattı. Zarfın üzerinde gençlik soyadım vardı. Alt köşesinde kırmızı mürekkeple tek bir damga bulunuyordu: ADRESİNDE BULUNAMADI. Sonra bir tane daha çıkardı. Bir tane daha. Bazıları açılmamıştı. Bazılarının kenarları sararmıştı. “Kasabadan neden gittin?” diye sordum. Kemal derin bir nefes aldı. “Babam hastalandı. Beni İstanbul’a çağırdılar. Birkaç ay içinde döneceğimi sanıyordum.” “Bana sadece ‘Beni bekle’ yazdın.” “Çünkü ayrılmadan önce seninle konuşmak istedim ama baban beni evinize sokmadı.” O an çocukluğumun karanlık bir köşesinden başka bir görüntü çıktı. Babamın kapının önünde bir gençle tartıştığı gece. Ben içeride ağlıyordum. Kemal oymuş. “Babam senden nefret ediyordu.” “Biliyorum.” “Neden?” Kemal acı bir gülümsemeyle başını salladı. “Çünkü benim ailem yoksuldu. Senin baban ise sana başka bir hayat istiyordu.” Bunu biliyordum. Ama bütün hikâyeyi bildiğimi sanmıştım. “Peki neden dönmedin?” Kemal bu kez uzun süre sustu. “Döndüm.” Nefesim kesildi. “Ne zaman?” “Sekiz ay sonra.” “Ben seni hiç görmedim.” “Çünkü o sırada sen nişanlanmıştın.” Kalbim sıkıştı. Kocam Orhan’la nişanlanmamı hatırladım. Ailem acele etmişti. Annem bana: “Hayat devam ediyor,” demişti. Kemal öldü sanırken o evliliği kabul etmiştim. “Beni gördün mü?” “Uzaktan.” “Ve yanıma gelmedin?” Kemal’in gözleri doldu. “Kapınızın önünde düğün hazırlıkları vardı. Baban beni görünce karşıma çıktı.” “Ne dedi?” “Senin benimle hiçbir şey yapmak istemediğini söyledi.” Başımı iki yana salladım. “Yalan.” “Şimdi biliyorum.” Sesi kırılmıştı. “Ama o zaman yirmi yaşındaydım. Bana senin artık beni istemediğini, mektuplarımı çöpe attığını söyledi.” Bir anda öfke içimi doldurdu. Elliden fazla yıl geçmişti. Babam da annem de çoktan ölmüştü. Ama yıllar önce verilmiş kararların ağırlığını hâlâ taşıyordum. “Bana neden sonra ulaşmadın?” “Ulaşmaya çalıştım.” Kemal cüzdanındaki fotoğrafı işaret etti.