Akrabalarım Mirastan Bana Sadece Çürük Bir Kanepe Bıraktı

Hani derler ya: Akrabalarının gerçek yüzünü görmek istiyorsan, onlarla miras paylaşmaya başla. Bizde de aynen öyle oldu! Rahmetli ninem vefat ettikten sonra ailede tam bir kabus başladı. Akrabalar eve akın edip malı mülkü adeta talan ettiler. En değerli arsaları, sağlam evleri ve banka hesaplarını büyükler, amcalar ve uyanık kuzenler çabucak kapıştı. Ailenin en sessiz torunu olan bana, yani Ayşe’ye ise lütfeder gibi sadece çatı katında otuz yıldır tozlanan, gıcırdayan o eski kanepeyi fırlattılar. Odadaki akrabalarım arkamdan alaycı bir şekilde, “Şu çöpü at da büyüklerin ayak altında dolaşma!” diyerek kahkaha attılar.Saygımdan sesimi çıkarmadım. O döküntü koltuğu sessizce alıp atölyeme götürdüm. Amacım sadece işe yarayabilecek tahtaları ve yayları ayırmaktı. Elime bir maket bıçağı alıp o ağır kokulu, küflü döşemeyi katman katman kesmeye başladım.Tam o pas ve çürük kokusundan iğrenip her şeyi çöpe atıyordum ki, bıçağımın ucu aniden tok ve sert bir şeye takıldı. Bu ses ahşap ya da metal bir yay sesi değildi. Nefesimi tutup o çökmüş kanepenin tam ortasındaki dikenli dolguyu ellerimle araladığımda olduğum yerde taş kesildim. Bilge ninem, o açgözlü akrabaların çöp sanıp asla dönüp bakmayacağı o eski koltuğun içine kendi elleriyle inanılmaz bir şey saklamıştı! Titreyen ellerimle o ağır nesneyi kendime doğru çekip tozu silkelediğimde ve elime neyin geçtiğini anladığımda dizlerimin bağı çözüldü. Ninemin o açgözlülere verdiği zarif ders ve benim için o çürük kanepenin derinliklerine gizlediği o çılgın miras, arkamdan gülen herkesin kibrini yerle bir edecek kadar akılalmazdı… Kanepenin o karanlık, küflü dehlizinden çekip çıkardığım şey, üzeri kararmış pirinç işlemeli, oldukça ağır ve eski model çelik bir kasaydı. Üzerindeki kalın toz tabakasını tişörtümün koluyla sildiğimde, kasanın üzerinde dört haneli şifreli bir kilit mekanizması olduğunu fark ettim. Kalbim göğüs kafesimi delecekmiş gibi atıyordu. Ninemin bana hep, “Senin doğduğun o soğuk kasım sabahı, bu ailenin tek güneşi doğdu” dediği anı hatırladım. Ellerim titreyerek şifreye kendi doğum yılımı, 1995’i girdim.Kilit, yılların verdiği yorgunlukla tiz bir “tık” sesi çıkararak açıldı. Kasanın ağır kapağını geriye doğru kaldırdığım an, atölyenin o loş ışığında gözlerimi kamaştıran bir parıltıyla karşılaştım. İçerisi, özenle dizilmiş, her biri yarımşar kiloluk saf altın külçeleriyle doluydu! Sadece bu da değildi; altınların hemen yanında, kalın kahverengi deriden yapılmış bir dosya ve üzerinde benim adımın yazılı olduğu, sararmış bir zarf duruyordu.
Copyright © 2015. All Rights Reserved.