Ama onun unuttuğu bir şey vardı

“Sen tam olarak onu demek istedin,” dedim ayağa kalkarak. Telefonumu ve belgeleri çantama koydum. “Ama ben senin gibi yapmayacağım. Seni senin silahınla vurup çocuklarının rızkını ellerinden almayacağım. Çünkü ben bir anneyim, bir büyüğüm. O kırışıklıklar bana sadece yaşımı değil, merhameti ve olgunluğu da öğretti.” Kapıya doğru yürüdüm. Burcu da arkamdan ayağa kalktı, adeta ne yapacağını bilemez bir halde beni takip etti. Kapının kulpunu tuttuğumda ona son kez döndüm. “Yarın hafta sonu,” dedim, sesimde en ufak bir nefret kırıntısı olmadan. “Mehmet ile torunlarımı alıp sahilde dondurma yemeye götüreceğiz. Onlar benim o kırışık ellerimi tutmaktan hiç utanmadılar, aksine o ellerde güveni buldular. Yarın sabah erkenden onları almaya geleceğim. Ve sen kapıyı güler yüzle açacaksın.” Burcu sadece başını sallayabildi. Gözlerinden akan yaşlar, kaybettiği o sahte savaşın tesciliydi. Apartmandan dışarı çıktığımda Ege’nin o ılık rüzgarı yüzümü yaladı. Arabada beni bekleyen Mehmet’in yanına oturdum. Mehmet endişeyle yüzüme baktı, elimi tuttu. “Ne oldu Meryem?” diye sordu. Gülümsedim. Aynadaki yansımama baktım; göz kenarlarımdaki çizgiler, yaşanmışlıklarım, gururum… Hepsi oradaydı ve hepsi çok güzeldi. “Hiç,” dedim Mehmet’in elini daha sıkı tutarak. “Sadece, unuttuğu bir şeyi hatırlattım. Yarın torunlarımızı gezmeye götürüyoruz, hazırlık yapalım.”