ANNEM 30 YIL BOYUNCA HER PAZAR AYNI TREN İSTASYONUNA GİTTİ

Annem Nevin, benim hatırlayabildiğim kadarıyla her pazar sabahı aynı şeyi yapardı. Saat sekizde hazırlanır, en güzel paltosunu giyer, saçlarını özenle tarar ve evden çıkardı. Nereye gittiğini sorduğumda verdiği cevap hep aynıydı: “Biraz hava alacağım.” Ama annemin “hava aldığı” yer, şehrin kenarındaki eski tren istasyonuydu. Çocukken bunun üzerinde pek durmadım. Büyüdükçe garip gelmeye başladı. Çünkü annem oraya yalnızca ara sıra gitmiyordu. Yağmurda, karda, kavurucu yaz sıcağında bile her pazar aynı saatte aynı peronda oturuyordu. Babam yıllar önce öldüğünde bile bu alışkanlığını bırakmadı. Bir keresinde onu gizlice takip ettim. Perondaki ahşap banklardan birine oturduğunu, gelen her trende başını kaldırıp yolculara dikkatle baktığını gördüm. Ama kimseyle konuşmadı. Yaklaşık iki saat sonra kalkıp eve döndü. O akşam ona doğrudan sordum: “Anne, orada kimi bekliyorsun?” Yüzündeki ifade değişti. Birkaç saniye bana baktıktan sonra sadece: “Bazı insanlara verdiğin sözü, onlar gelmese bile tutarsın,” dedi. Başka hiçbir şey anlatmadı. Yıllar geçti. Ben evlendim, çocuk sahibi oldum, annem yaşlandı. Ama pazar günleri hiç değişmedi. Seksen yaşına yaklaşmışken bile bastonuna dayanıp o istasyona gitmeye devam etti. Onu götürmeyi teklif ettiğimde ise her seferinde reddetti. “Bu yolculuğu yalnız yapmam gerekiyor.” Annem geçen kış uykusunda hayatını kaybetti. Cenazesinden birkaç gün sonra eşyalarını toplamaya başladım. Dolabının en üst rafında yıllardır kullandığı kahverengi deri çantasını buldum. İçinde mendiller, eski bir tarak, birkaç bozuk para ve küçük bir dua kitabı vardı. Ama çantanın astarının altında sert bir şey hissettim. Dikişi hafifçe açtığımda, sararmış eski bir tren bileti çıktı. Bilet tam 30 yıl öncesine aitti. Üzerinde annemin yaşadığı şehirden yüzlerce kilometre uzaktaki küçük bir kasabanın adı yazıyordu. Arkasında ise annemin el yazısıyla tek bir cümle vardı: “Pazar günü saat 10.15. Seni burada bekleyeceğim. Ne kadar sürerse sürsün.” Altında da daha önce hiç duymadığım bir erkek ismi vardı: Kemal. Babamın adı Kemal değildi. O anda annemin yıllarca bizden sakladığı başka bir hayatı olduğunu düşündüm. Eski fotoğrafları, mektupları ve çekmeceleri araştırmaya başladım. Sonunda, aile albümünün arkasına sıkıştırılmış siyah beyaz bir fotoğraf buldum. Fotoğrafta annem henüz yirmili yaşlarındaydı. Yanında genç bir adam duruyordu. Adam anneme değil, kucağındaki küçük erkek çocuğuna bakıyordu. Fotoğrafın arkasında şu yazıyordu: “Nevin, Kemal ve küçük Yusuf — 1966.” Benim adım Yusuf değildi. Annemin başka bir çocuğu olduğunu o anda anladım. Günlerce araştırdıktan sonra annemin gençliğinde, ailesinin karşı çıktığı Kemal adında bir adamla evlenmek istediğini öğrendim. Bir oğulları olmuştu. Fakat aileler arasındaki büyük bir kavganın ardından Kemal çocuğu alıp başka bir şehre gitmişti. Annem ise ailesinin baskısıyla yıllar sonra babamla evlenmişti. Kemal, giderken anneme bir söz vermişti: “Bir gün Yusuf büyüyünce seni görmeye hazır olursa, onu pazar günü saat 10.15 trenine bindireceğim.” Annem o günden sonra her pazar istasyona gitmişti. Çünkü hangi pazar geleceğini bilmiyordu. Belki gelecek hafta. Belki bir yıl sonra. Belki yirmi yıl sonra. Ama annem gitmezse oğlunun onu beklediğini sanmasından korkuyordu. Bu gerçeği öğrendikten sonraki ilk pazar ben de aynı istasyona gittim. Annemin yıllarca oturduğu bankı buldum. Saat 10.15 olduğunda tren perona yanaştı. İnsanlar vagondan inmeye başladı. Tam kalkıp eve dönmek üzereyken, yaklaşık altmış yaşlarında bir adam trenden indi. Elinde benim bulduğum bilete benzeyen, sararmış başka bir bilet vardı. Peronda uzun süre etrafına baktı. Sonra annemin boş bankını gördü. Yavaşça yanıma gelip: “Affedersiniz,” dedi. “Nevin Hanım bugün gelmedi mi?” Boğazım düğümlendi. “Annem geçen hafta hayatını kaybetti,” diyebildim. Adam gözlerini kapattı. Elindeki bileti titreyen parmaklarıyla sıktı. Sonra çantasından eski bir fotoğraf çıkardı. Annemin bulduğum fotoğrafının aynısıydı. “Ben Yusuf’um,” dedi. “Annem beni otuz yıl bekledi, değil mi?”O an ne söyleyeceğimi bilemedim. Karşımda duran adam altmış yaşlarındaydı. Saçlarının büyük kısmı beyazlamıştı. Uzun boyluydu ama omuzları çökmüştü. Elindeki sararmış bileti öyle sıkı tutuyordu ki parmaklarının eklemleri bembeyaz olmuştu.Yıllardır annemin pazar günleri oturduğu o eski bankın yanında, birbirimize bakan iki yabancıydık. Ama ikimiz de aynı kadının çocuğuyduk. “Evet,” dedim sonunda. “Her pazar geldi.” Yusuf’un gözleri doldu. “Her pazar mı?” Başımı salladım. “Yağmurda da. Karda da. Hastayken bile.” Yusuf gözlerini istasyon saatine çevirdi. Saat 10.21’i gösteriyordu. Dudakları titredi. “Altı dakika geç kaldım,” dedi. Bu cümlede öyle ağır bir pişmanlık vardı ki cevap veremedim. Yan yana oturduk. Bir süre trenlerin raylarda çıkardığı metalik sesten başka hiçbir şey duyulmadı. Sonra Yusuf çantasından küçük, yıpranmış bir zarf çıkardı. “Bunu babam öldüğünde buldum,” dedi. Zarfın üzerinde annemin adı yazıyordu. Nevin. “Babam Kemal, iki ay önce öldü. Eşyalarını toplarken bu mektubu buldum. Mektupta annemin hâlâ her pazar aynı istasyonda beni bekliyor olabileceğini yazmış.” İçimde bir öfke yükseldi. “Biliyormuş yani?” Yusuf başını eğdi. “Evet.” “Otuz yıl boyunca annemin beklediğini biliyormuş ve sana söylememiş mi?” Yusuf’un yüzündeki acı daha da büyüdü. “Babam bana annemin bizi terk ettiğini söyledi.” Olduğum yerde donup kaldım. Yusuf anlatmaya devam etti. Çocukluğu boyunca annesinin onu istemediğine inanmıştı. Kemal ona, Nevin’in başka bir hayat seçtiğini, oğlunu geride bıraktığını söylemişti. “On yaşındayken annemi görmek istediğimi söyledim,” dedi Yusuf. “Babam çok sinirlendi. Bana, ‘O seni görmek isteseydi şimdiye kadar gelirdi,’ dedi.” Oysa annem gelmişti. Hem de yüzlerce kez. Her pazar. Aynı saatte. Aynı peronda. Birden çocukken anneme söylediğim bir cümleyi hatırladım. “Anne, pazar günleri neden hep gidiyorsun?” O zaman gülümseyerek saçımı okşamıştı. “Bazen bir insanın gelmesi için değil, geldiğinde seni orada bulabilmesi için beklersin.” Yıllarca bu sözün ne anlama geldiğini anlayamamıştım. Şimdi anlıyordum. Yusuf mektubu bana uzattı. Kemal’in el yazısıyla yazılmıştı. Mektupta her şey vardı. Yıllar önce aileler arasındaki büyük tartışmadan sonra Kemal oğlunu alıp gitmişti. Nevin’in onları bulmasını engellemiş, adreslerini değiştirmişti. Yusuf büyüdükçe annesini daha çok sormaya başlayınca ise gerçekleri anlatmak yerine yalan söylemişti. Ama Kemal yaşlanıp hastalandığında vicdanıyla baş başa kalmıştı. Mektubun son satırlarında şöyle yazıyordu: “Nevin bana, ‘Yusuf bir gün beni ararsa pazar günü saat 10.15’te istasyonda olacağım,’ demişti. Onun sözünü tutacağını biliyorum. Ben ise verdiğim hiçbir sözü tutmadım.” Yusuf elleriyle yüzünü kapattı.
Copyright © 2015. All Rights Reserved.