Annem bebeğime yardım etmek için yanıma taşındı

Annem ise ilk kez gerçekten dinlenmeye başladı. Tedavisi kolay değildi. Bazı günler kendisini iyi hissediyor, bazı günler ise yataktan çıkacak gücü bile bulamıyordu. Ama artık hiçbir şeyi saklamıyordu. Bir akşam mutfakta otururken bana baktı. “Biliyor musun Selen, sana bir şey daha söylemem gerekiyor.” Kalbim yeniden sıkıştı. “Ne?” “Doktorların önerdiği yeni bir tedavi var.” “İşe yarayabilir mi?” “Kesin bir şey söyleyemiyorlar.” Elini tuttum. “Deneyeceğiz.” “Ya olmazsa?” Gözlerinin içine baktım. “Bu kez yalnız olmayacaksın.” Annem ağlamaya başladı. “Benim için işini bırakma.” “İşi bırakmıyorum.” “Lina’yı da ihmal etme.” “Etmiyorum.” “Peki ne yapıyorsun?” Gülümsedim. “Senin yıllardır yaptığın şeyi.” “Ne?” “Sevdiğim insanın yanında duruyorum.” Aylar geçti. Tedavinin ilk döneminde annemin durumu kötüleşti. Bir gece hastaneden telefon geldiğinde korkudan ellerim uyuştu. Ozan beni hastaneye götürdü. Annem yoğun bakımdaydı. Camın arkasından onu gördüğümde, altı ay önce banyoda kusarken ona bağırdığım günü hatırladım. “Benden ne saklıyorsun?” Oysa sakladığı şey bir sevgili değildi. Bir hayat mücadelesiydi. Sabaha kadar hastanede bekledim. Güneş doğarken doktor yanımıza geldi. “Şimdilik durumu stabil.” O an derin bir nefes aldım. Annem birkaç gün sonra kendine geldi. İyileşme süreci uzun sürdü ama tedaviye cevap vermeye başlamıştı. Tamamen eski sağlığına dönmesi mümkün olmayabilirdi. Fakat artık hastalığıyla tek başına mücadele etmiyordu. Bir yıl sonra evimizin bahçesinde küçük bir masa kurduk. Lina artık yürüyordu. Annem sandalyesinde oturmuş onu izliyordu. Lina elindeki küçük çiçeği anneme uzattı. “Anneanne, sana.” Annem çiçeği aldı. Gözleri doldu. Ben de karşılarına oturdum. “Anne…” “Efendim?” “Biliyor musun, o gün kamerayı hiç açmasaydım belki gerçeği öğrenemeyecektim.” Annem gülümsedi. “Belki de bir gün yine öğrenirdin.” “Hayır. Ben seni dinlemeyi öğrenmek zorundaydım.” Bir süre sustum. “Bana bir şey öğrettin.” “Neyi?” “Bazen bir insanın sessizliği, söylemek istediği en büyük yardım çığlığı olabiliyormuş.” Annem elimi tuttu. “Sen de bana bir şey öğrettin.” “Ne?” “İnsan bazen sevdiği kişiyi korumak için her şeyi tek başına taşımaya çalışıyor. Ama sevgi, birinin acısını ondan saklamak değilmiş. Acısını onunla birlikte taşımakmış.” Başımı annemin omzuna yasladım. O gün ilk kez onun bana yük olmadığını düşündüm. Tam tersine, yıllardır benim yükümü taşıyan kadının yanında durabilmek hayatımın en büyük ayrıcalığıydı. Ve o geceden sonra evimizde bir kural koyduk: Kimse acısını saklamayacaktı. Kimse “Seni üzmek istemedim” diyerek gerçeği içine atmayacaktı. Çünkü artık biliyorduk ki bazen insanı asıl yoran hastalık değil, onu tek başına taşımaktı. Annemin karnındaki o torba bana önce korkunç bir sır gibi görünmüştü. Sonra onun yıllarca taşıdığı fedakârlığın sessiz bir işareti olduğunu anladım. Ve hayatım boyunca unutmayacağım bir şey öğrendim: Sevdiğimiz insanları korumanın yolu, onların acılarını bizden saklamalarına izin vermek değil; o acıyı birlikte taşıyabilecek kadar yanlarında olmaktır.
Copyright © 2015. All Rights Reserved.