Annemle babam, şehir dışındaki küçük kır evlerinde otuz yılı aşkın süredir aynı yatakta uyuyorlardı. Ev, yaşadığımız şehirden yaklaşık bir buçuk saat uzaklıktaydı. İkisi de artık yetmişli yaşlarındaydı ve oraya yalnızca havalar güzel olduğunda gidiyorlardı. Muhtemelen bu yüzden evdeki birçok eşya yıllardır hiç yenilenmemişti. Ama o yatağı görmezden gelmek artık mümkün değildi. Son ziyaretimde yatak odasının pencerelerini açtım ve yatağa ilk kez dikkatlice baktım. Ortası iyice çökmüştü. Kumaşı solup kirli bir gri renge dönmüştü. Bir köşesinde büyük, kahverengi bir leke vardı. Altında ise yıllar öncesinden kalmış gibi görünen başka soluk izler bulunuyordu. Yatak resmen ömrünü tamamlamış görünüyordu. Annem ona baktığımı fark edince, “Gayet iyi,” dedi. “Buraya zaten sadece uyumaya geliyoruz.” Ona şaşkınlıkla baktım. “Anne, bu yatak benim evliliğimden bile eski.” Yüzünü bile değiştirmedi. “Baban da öyle.” Yatakla ilgili konuşmalarımız genellikle böyle sona eriyordu. Sonunda onları ikna etmeye çalışmaktan vazgeçtim. Onun yerine yatağı kendim değiştirmeye karar verdim. Cumartesi sabahı teslim edilmek üzere yeni bir yatak sipariş ettim. Hatta annemle babam eski yatağı başka bir odaya kaldırmaya kalkmasın diye, teslimat ekibinin eski yatağı hemen götürmesi için fazladan ücret bile ödedim. Plan son derece basitti. Teslimat ekibinin eve girmesini sağlamak. Annemle babamı sahile götürmek. Birkaç saat dışarıda vakit geçirmek. Sonra eve yepyeni bir yatakla dönmek. Cumartesi sabahı her şey planladığım gibi başladı. Babam sahilde katlanır sandalyesinde otururken, yüzünün üzerinde gazeteyle uyuyakaldı. Annemle ben bir süre deniz kenarında yürüdük. Saat bir buçuk civarında da küçük bir balık lokantasında öğle yemeği yemek için durduk. Tam o sırada telefonum çaldı. Numaraya baktım. Arayan teslimat görevlisiydi. Sabah bahçe kapısının şifresini gönderdiğim aynı numara. Telefonu açtım. “Beyefendi, işlemi durdurduk.” Kaşlarımı çattım. “Neyi durdurdunuz?” “Eski yatağın çıkarılmasını.” Kısa bir sessizlik oldu. “Yatak hâlâ yatak odasında.” Telefondan rüzgârın sesi geliyordu. Arka tarafta başka bir adamın konuştuğunu duyabiliyordum. “Neden?” diye sordum. “Bir yere zarar mı verdiniz?” “Hayır.” Bu kez daha uzun bir sessizlik oldu. “Hiçbir şey kırılmadı.” Sonra, “Yatağın altında bulduğumuz şey yüzünden durduk,” dedi. Bir anda içime kötü bir his çöktü. “Yatağın altında mı?” “Yatakla baza arasında.” Adamın birkaç adım attığını duydum. Ardından bir kapının kapanma sesi geldi. Sesi iyice alçaldı. “Beyefendi, annenizle babanız bu yatağı ne zamandır kullanıyor?” “Otuz bir yıldır.” Bir süre cevap vermedi. “Neden soruyorsunuz?” Masanın karşısında oturan annem bir anda suyunu içmeyi bırakmıştı. Bardağı havada kalmıştı. “Ne bulduğunuzu söyleyin,” dedim. Nakliyecinin sesi daha da ciddileşti. “Telefonda anlatmam doğru olmaz.” Sesinde heyecan yoktu. Beni korkutmaya çalışan biri gibi de konuşmuyordu. Rahatsız olmuş gibiydi. Temkinliydi. Sanki hiç istemeden bir ailenin yıllardır sakladığı çok özel bir şeyin içine girmişti. “Hiçbir şeye dokunmadık,” diye devam etti. “Siz görmeden yatağı da kaldırmayacağız.” “Eve dönmem yaklaşık kırk dakika sürer.” “Sorun değil. Bekleriz.” Yine kısa bir sessizlik oldu. Arka planda diğer görevlinin ona bir şey söylediğini duydum. Adam birkaç saniye telefonun mikrofonunu kapattı. Sonra tekrar konuştu. “Beyefendi…” “Efendim?” “Önce eve tek başınıza girin.” Kalbim hızlanmaya başladı. “Ne demek istiyorsunuz?” “Annenizi, siz orada ne olduğunu görmeden o yatak odasına sokmayın.” Karşımda oturan anneme baktım. Artık gözlerini benden ayırmıyordu. “Ne bulmuşlar?” diye sordu. Telefonu elimle kapattım. “Bilmiyorum.” Tam o sırada nakliyeci bir şey daha söyledi. Çok kısa ama son derece belirgin bir şey. O cümleyi hâlâ unutamıyorum. Ve annem, telefondan gelen o birkaç kelimeyi duyduğu anda yüzündeki bütün renk çekildi. Öylesine hızlı ayağa kalktı ki sandalyesi lokantanın taş zemininde gürültüyle geriye sürüklendi. “Arabanın anahtarını ver.” Şaşkınlıkla yüzüne baktım. “Anne?” “Anahtarları ver.” Sesi titriyordu. “Hemen.” Üç dakika bile geçmeden arabaya binmiş, kır evine doğru son sürat yola çıkmıştı. İşte o anda, otuz bir yıldır fark etmediğim bir şeyi anladım. Nakliyecilerin o eski yatağın altında bulduğu şey annem için bir sürpriz değildi. Aksine… Annem orada ne olduğunu başından beri biliyordu. Ama beni asıl korkutan, eve vardığımızda yatağın altında duran şey değil… Annemin onu neden otuz bir yıl boyunca kimsenin bulamayacağına inanarak sakladığıydı.“Ama beni asıl korkutan, eve vardığımızda yatağın altında duran şey değil… annemin onu neden otuz bir yıl boyunca kimsenin bulamayacağına inanarak sakladığıydı.” Annem arabayla kır evine doğru giderken ben, babamı da yanıma alıp birkaç dakika sonra peşinden yola çıktım. Babam ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. “Annen neden birden fırladı gitti?” diye sordu. “Bilmiyorum,” dedim. Ama doğru değildi. En azından artık bir şeyden emindim. Annem, yatağın altında ne bulunduğunu biliyordu. Yol boyunca babam birkaç kez soru sordu ama ben cevap vermedim. Nakliyecinin telefonda söylediği o kısa cümle sürekli kulağımda dönüp duruyordu. “Üzerinde bir çocuk adı yazıyor.” İşte annemin duyduğu söz buydu. Bir çocuk adı. Otuz bir yıldır yatağın altında saklanan bir şeyin üzerinde yazılı bir çocuk adı. Ben tek çocuktum. En azından hayatım boyunca bana söylenen buydu. Kır evine vardığımızda annemin arabası bahçe kapısının önünde çapraz duruyordu. Kapıyı bile düzgün kapatmamıştı. Nakliyeciler verandada bekliyordu. Bizi görünce içlerinden biri hemen ayağa kalktı. “Beyefendi, anneniz içeri girdi,” dedi. “Yatak odasına mı?” Başını salladı. Ben koşarak eve girdim. Babam da arkamdan geliyordu. Yatak odasının kapısı açıktı. Annem yerde diz çökmüş, yatağın yanında duruyordu. Eski yatak duvara yaslanmıştı. Baza kapağı açıktı. Ve zeminin üzerinde uzun, ince, ahşap bir kutu vardı. Üzerinde toz tabakası oluşmuştu. Kapağının bir köşesinde mavi kalemle tek bir isim yazılıydı. “Deniz.” Boğazım kurudu. Annem kutuya iki eliyle sarılmıştı. “Anne…” Başını kaldırmadı. Babam kapıda durdu. Yüzündeki ifade değişti. O anda anladım. O da biliyordu. “Baba?” dedim. Babam gözlerini kapattı. Annem kutunun kapağını açtı. İçinden ilk olarak küçük, sararmış bir bebek battaniyesi çıktı. Sonra minik bir örgü patik. Bir hastane bilekliği. Birkaç fotoğraf. Ve en altta, kahverengi bir zarf. Kalbim öylesine hızlı atıyordu ki kendi nefesimi duymakta zorlanıyordum. Fotoğraflardan birini yerden aldım. Annem gençti. Belki otuzlu yaşlarının başındaydı. Kucağında yeni doğmuş bir bebek vardı. Babam yanında duruyordu. Fotoğrafın arkasında tarih yazıyordu. Tam otuz bir yıl öncesi. Bir de cümle vardı. “Deniz’le ilk günümüz.” Fotoğraf elimden düşecek gibi oldu. “Bu kim?” Annem ağlamaya başladı. Babam yatağın kenarına oturdu. Uzun süre kimse konuşmadı. Sonunda annem, “Senin ablan,” dedi. O cümleyi anlamam birkaç saniye sürdü. “Ne?” “Deniz senin ablandı.” Başımı iki yana salladım. “Benim ablam yok.” Annem gözlerini kapattı. “Vardı.” Odanın içindeki hava bir anda ağırlaştı. Babam ellerini birbirine kenetledi. “Sen doğmadan dört yıl önce dünyaya geldi,” dedi. Sesindeki pişmanlık neredeyse elle tutulur gibiydi. “Çok kısa yaşadı.” “Ne kadar kısa?” Annem cevap verdi. “On yedi gün.” İçimdeki bütün öfke bir anda yerini sersemliğe bıraktı. “Peki neden bana hiç anlatmadınız?” Annem kutunun içindeki küçük battaniyeyi okşadı. “Çünkü anlatamadım.” Sonra yıllardır saklanan hikâyeyi anlatmaya başladı. Deniz erken doğmuştu. O yıllarda hastane imkânları bugünkü kadar gelişmiş değildi. Doktorlar başından beri durumunun ağır olduğunu söylemişti.