“Kürşat’ın yüzündeki bütün renk bir anda çekildi. Elindeki fincanı tezgâha bırakırken parmaklarının titrediğini gördüm.” O ana kadar yaşadığım utancı, baş dönmesini ve insanların üzerimde gezinen bakışlarını unutmuştum. Çünkü birkaç saniye önce beni ve Fındık’ı kapının önüne koymaya çalışan adam, şimdi karşısındaki yabancıya sanki yıllardır kaçtığı biriyle karşılaşmış gibi bakıyordu. “Neriman Aksoy…” diye tekrarladı Kürşat. Sesi az önceki sertliğinden tamamen uzaktı. “Bu ismi nereden biliyorsunuz?” Şık giyimli adam kolumu bırakmadan beni yakındaki boş sandalyeye oturttu. “Önce hanımefendiye su getirin,” dedi. Kürşat kıpırdamadı. Adam bu kez sesini biraz sertleştirdi. “Su.” Garsonlardan biri hemen koşup bir bardak getirdi. Birkaç yudum içtim. Fındık kucağımda sessizce titriyordu. Başını göğsüme yaslamıştı. Görmüyordu ama seslerden bir şeylerin ters gittiğini anlamış gibiydi.Yabancı adam karşıma geçti. “Benim adım Vedat Sancak,” dedi. “Avukatım.” Sonra bakışlarını yeniden Kürşat’a çevirdi. “Neriman Aksoy’un da avukatıydım.” Kürşat’ın çenesi gerildi. “Benim onunla hiçbir ilgim yok.” Vedat hafifçe başını eğdi. “İlginiz olmadığını mahkemede de söylersiniz.” Kafedeki uğultu bir anda kesildi. Biraz önce kahvelerini içip telefonlarına bakan insanlar artık açıkça bizi dinliyordu. Kürşat tezgâhın arkasından çıktı. “Bakın, burada müşteriler var. Ne konuşacaksanız dışarıda konuşalım.” Vedat gülümsemedi. “Az önce bu hanımefendiyi herkesin önünde aşağılamakta sakınca görmediniz. Şimdi konuşmaktan neden çekiniyorsunuz?” Kürşat’ın yüzü öfkeyle gerildi ama belli ki bağırmaya cesaret edemiyordu. Ben hiçbir şey anlamıyordum. “Neriman Aksoy kim?” diye sordum. Vedat bana baktı. “Fındık’ın eski sahibi.” Kalbim bir an duracak gibi oldu. Kucağımdaki küçücük köpeğe baktım. “Neriman Hanım mı?” “Evet.” Vedat cebinden telefonunu çıkardı ve birkaç fotoğraf açtı. İlk fotoğrafta yetmişli yaşlarında, zarif görünümlü bir kadın vardı. Dizlerinin üzerinde çok daha sağlıklı görünen Fındık oturuyordu. İkinci fotoğrafta ise karşımızdaki kafenin dış cephesi vardı. Ama tabelasında başka bir isim yazıyordu. Aksoy Pastanesi. Vedat telefonu Kürşat’a doğru çevirdi. “Tanıdık geldi mi?” Kürşat cevap vermedi. Vedat anlatmaya başladı. Neriman Aksoy yıllarca o dükkânı işletmişti. Eşi öldükten sonra pastaneyi tek başına ayakta tutmuş, daha sonra yaşlandığında işleri yeğeni Kürşat’a bırakmıştı. Kürşat ise pastaneyi yenileyeceğini, büyüteceğini ve gelirinden teyzesine her ay düzenli pay göndereceğini söylemişti. Ama birkaç yıl içinde her şey değişmişti. Neriman’ın sağlık sorunları başlayınca Kürşat onun bazı belgeleri imzalamasını istemişti. Kadın, yeğenine güvendiği için önüne konan kâğıtları fazla sorgulamamıştı. Sonradan anlaşıldığına göre o belgelerden biri, dükkânın mülkiyetini Kürşat’a devrediyordu. Bir diğeri ise Neriman’ın banka hesabındaki bazı paraların kullanılmasına izin veriyordu. “Yalan!” diye patladı Kürşat. Vedat sakinliğini bozmadı. “Dosyadaki imza incelemesi aksini söylüyor.” Kürşat etrafına baktı. “Bu kadının bunlarla ne ilgisi var?” Vedat beni işaret etti. “Doğrudan hiçbir ilgisi yoktu.” Sonra Fındık’a baktı. “Ta ki siz bu köpeği aşağılayana kadar.” Kürşat’ın yüzündeki ifade değişti.