Annemle babam öldükten sonra beni dayım büyüttü

Gözlerim doldu. Dört yaşındaki halimi düşünmeye çalıştım fakat o geceye dair hiçbir şey hatırlamıyordum. “Sonra aracı gördüm. Yukarıda durmuştu. İçinden bir adam indi.” Mektubu tutan parmaklarım buz kesmişti. “Bize doğru yaklaşmaya başladı. O sırada annen elimden tuttu. Bana yalnızca tek bir şey söyledi: ‘Nilay’ı götür.’” Gözyaşlarım yanağımdan süzüldü. Annemin son sözleri… Bunca yıldır bilmediğim son sözleri. “Senin emniyet kemerini çözdüm. Seni kucağıma aldım ve aracın arkasındaki kırık camdan çıktım. Dizim yarılmıştı ama seni taşıyarak ağaçların arasına girdim. Adam bizi aradı. Sesini duydum. Telefonla birine ‘Çocuk nerede?’ diye soruyordu.” Bir an nefes almayı unuttum. Adam beni arıyormuş. Neden? Mektup bu soruya da cevap veriyordu. “Çünkü babanın savcılığa götüreceği belgelerin bir kopyası annenin çantasındaydı. Ama annen asıl kopyayı daha önce başka bir yere saklamıştı. O adam bunu biliyordu. Ve annenin sana bir şey vermiş olabileceğini düşünüyordu.” İstemsizce boynumdaki kolyeye dokundum. Cevdet Dayımın bana on sekizinci yaş günümde verdiği küçük gümüş kolye… Çocukluğumdan beri ailemden kalan tek eşyanın bu olduğunu söylerdi. Kalbim hızlandı. Mektubun altına doğru indim. “Şimdi boynundaki kolyeye bak.” Elim titreyerek kolyeyi çıkardım. Yuvarlak küçük madalyonun üzerinde hiçbir şey yoktu. Yıllarca açılmayan sıradan bir kolye olduğunu düşünmüştüm. Mektupta şöyle yazıyordu: “Arkasındaki küçük çizginin içine tırnağını bastır.” Dediğini yaptım. Klik. Madalyon ikiye ayrıldı. İçinden küçücük, sararmış bir kağıt parçası çıktı. Üzerinde yalnızca bir adres ve bir sayı yazıyordu. 17-B Altında ise: 214 Mektubu yeniden okudum. “Bu, annenin bıraktığı anahtar. Gerçeğin geri kalanı orada.” Ertesi sabah adrese gittim. Şehrin eski taraflarında, yıllardır kullanılmadığı belli olan küçük bir tren istasyonuydu. 17-B, istasyonun arka bölümündeki emanet dolaplarından biriydi. 214 ise şifreydi. Dolabın kapağı açıldığında içinden eski bir metal kutu çıktı. Kutuyu dizlerimin üzerine koydum. İçinde belgeler, kasetler ve bir fotoğraf vardı. Fotoğrafı elime aldığım anda mideme bir yumruk yemiş gibi oldum. Babam, annem ve Cevdet Dayım yan yana duruyordu. Yanlarında ise tanımadığım takım elbiseli genç bir adam vardı. Fotoğrafın arkasında tek bir isim yazılıydı: Vedat Sancak. Bu isim bana yabancı değildi. Televizyonlarda görmüştüm. Şehrin en büyük inşaat şirketlerinden birinin sahibi, yardım vakıflarına yaptığı bağışlarla tanınan saygın bir iş insanıydı. Kutudaki belgeleri incelemeye başladım. Babam haklıymış. Yıllar önce şirket hesaplarından milyonlarca lira kaydırılmış, sahte faturalar düzenlenmiş ve bazı kamu görevlilerine ödeme yapılmıştı. Ama en korkuncu bu değildi. Belgelerin arasında Cevdet Dayımın yıllar sonra yaptığı araştırmalar da vardı. Vedat Sancak hâlâ hayattaydı. Ve kaza gecesi kullanılan siyah aracın şirketine ait olduğunu kanıtlayan eski bir bakım kaydı vardı. Telefonumu çıkarıp polisi aramak üzereydim ki kutunun dibinde küçük bir ses kayıt cihazı gördüm. Üzerine Cevdet Dayımın el yazısıyla tek kelime yazılmıştı: