Karım ayakta duramayacak kadar bitkindi, ama annem bebeğe "yardım etme" konusunda ısrar ediyordu. Eve erken geldim ve karımı kanepede bayılmış bir halde bulurken, annemi hemen yanı başında oturmuş, bebeğin çaresiz çığlıklarını görmezden gelerek karımın zorla pişirmek zorunda kaldığı yemeği yerken buldum. Annem karımın baygın bedenine baktı ve "Amma da abartıyor," diye mırıldandı. O an beni büyüten kadının bir canavar olduğunu anladım. Karımı arabaya taşıdım, bebeği aldım ve aynı saat içinde bir otele taşındık. Annem kendini evin reisi sanıyordu; ta ki gerçeği anlayana kadar... Kapıyı açmadan önce bebeğin çığlığı kulağıma çarptı. Keskin, çaresiz bir çığlıktı; insanın içine işleyen türden bir ağlamaydı. Anahtarlarımı antreye fırlatıp koştum. Oturma odamız, aile evi süsü verilmiş bir olay yeri gibiydi. Mutfakta bir tencere taşmıştı. Çamaşırlar yerde yarı katlanmış halde duruyordu. Biberonlar tezgahın üzerine delil gibi dizilmişti. Ve kanepede karım Leyla, bir kolu aşağı sarkmış, yüzü kağıt gibi bembeyaz, hareketsiz yatıyordu. Onun hemen yanında, annem yemek masasında oturmuş yemek yiyordu.Bebeği sakinleştirmiyordu. Yardım çağırmıyordu. Sadece yemek yiyordu. Önünde dolu bir tabak tavuk sote, pirinç pilavı ve sebze vardı. Leyla’nın o sabah ayakta bile duramadığı için bana pişirmeyeceğine söz verdiği yemeğin aynısı. Yeni doğan oğlumuz ana kucağında, yüzü kıpkırmızı kesilmiş ve titreyerek çığlık atıyordu. Annem çatalını kaldırdı, Leyla’ya bir göz attı ve "Amma da abartıyor," diye mırıldandı. İçimde bir şeyler sustu. Patlamadı. Parçalanmadı. Sadece sustu. Odayı geçtim, önce oğlumu kucağıma alıp göğsüme bastırdım; minik bedeninin nasıl titrediğini hissettim. Sonra Leyla’nın yanına diz çöktüm. "Leyla," diye fısıldadım, yanağına dokunarak. "Canım, uyan." Göz kapakları titredi. Konuşmaya çalıştı ama sadece hafif bir nefes çıkabildi. Annem sesli bir şekilde iç geçirdi. "Ona yüz verme. Yeni anneler her zaman böyle tiyatro yapar. Ben seni her beş dakikada bir bayılmadan büyüttüm." Ona baktım. Otuz dört yıl boyunca bu kadına güçlü demiştim. Zordu, evet. Kendisine bağımlı kılmak isterdi, kesinlikle. Ama güçlüydü. Her zaman zalimliğin dürüstlük olduğunu söylerdi. Sevginin disiplin gerektirdiğini söylerdi. Ona inanmıştım, çünkü çocuklar geceleri kendilerini yatağa yatıran canavarlara inanırlar. Ama şimdi onu net bir şekilde görüyordum. "Ona yemek mi yaptırdın?" diye sordum. Annem bir peçeteyle dudaklarını sildi. "Kendisi teklif etti." Leyla’nın parmakları zayıfça benimkileri sıktı. "Hayır," diye fısıldadı. Annemin bakışları anında sertleşti. "Öğrenmesi gerekiyordu. Onu çok şımartıyorsun. Ev pislik içinde, bebek durmadan ağlıyor ve o yorgunluğu bir bahane sanıyor." Yavaşça ayağa kalktım. "Onları buradan götürüyorum." Annem güldü. "Gülünç olma. Burası oğlumun evi." Ona doğru döndüm, kendimi bile korkutacak kadar sakindim. "Hayır," dedim sessizce. "Burası benim evim." Gülümsemesi yüzünde dondu. Oğlum göğsüme bağlıyken Leyla’yı arabaya taşıdım. Annem arkamızdan verandaya kadar takip etti; saygıdan, aileden, minnetten bahsederek bağırıyordu. Cevap vermedim. Sadece bir kez arkama baktım. Hükmettiğini sandığı evin kapısında dikiliyordu. Ve hayatımda ilk defa, yüzünde bir kararsızlık vardı.