Babalık ve Adalet Hikayesi
Kızımı, kapalı bir eczanenin arkasındaki kartonların üzerinde uyurken buldum; alyansı, çoktan gömülmüş bir hayattan kalan bir yadigâr gibi boynundaki bir ipe bağlıydı. Bir an için nefes almayı unuttum. Yağmur montuna kadar işlemişti. Bir zamanlar güzel ve her zaman bakımlı olan saçları solgun yanaklarına yapışmıştı. Sahip olduğu her şey tek bir plastik poşetin içindeydi. "Zeynep," diye fısıldadım. Gözleri yavaşça açıldı. Beni tanımadan önce gözleri utançla doldu. "Baba?" O tek kelime içimde bir şeyleri darmadağın etti. Kirli kaldırımı, benzin kokusunu, sanki o görünmezmiş gibi yanından geçip giden yabancıları umursamadan yanına diz çöktüm. Benim kızım. Benim zeki, narin kızım. Gök gürültülü fırtınalarda omzuma yaslanıp uyuyakalan o aynı küçük çocuk. "Ne oldu?" diye sordum sessizce.Doğrulmaya çalıştı. "Beni bu halde görmeni istemiyordum." "Anlat bana." Dudakları titredi. "Murat evi sattı." Kaskatı kesildim. "Almana yardım ettiğim evi mi?" Başını zayıfça salladı. "İmzamı taklit etmiş. Paranın borçlar için gerekli olduğunu söyledi. Sonra da ortadan kayboldu." Sesi parça parça oldu. "Aylar sonra şehir merkezinde, Melis ile yaşadığını öğrendim. Rezidans dairesi, arabalar, partiler... Herkese benim dengesiz olduğumu, bağımlı olduğumu, onu terk ettiğimi söylemiş." Ellerim yavaşça yumruk oldu. Zeynep bakışlarını benden kaçırdı. "Avukatlara gittim. Kimse bana inanmadı. Murat'ın elinde belgeler, şahitler, para vardı. Eğer onunla savaşırsam, Elif'i bir daha asla göremeyeceğimi söyledi." Torunum. Yedi yaşında. "Elif nerede?" diye sordum. "Onlarla birlikte." Zeynep’in sesi artık neredeyse cansız çıkıyordu. "Evsiz bir annenin hiçbir hakkı olmadığını söyledi." Ayağa kalkmasına yardım ettim. Neredeyse hiç ağırlığı yoktu. Benim evimde, su soğuyana kadar duşun altında durdu. O battaniyelere sarılmış otururken ben çorba yaptım. Titreyen elleriyle yedi. Birkaç lokmada bir fısıldıyordu: "Özür dilerim." Uzun süre hiçbir şey söylemedim. Sonra çalışma odasındaki kitaplığın arkasında gizli olan eski kasayı açtım. Zeynep kaşlarını çattı. "Baba?" İçeride mühürlü zarflar, dava dosyaları, banka kayıtları, mahkeme tutanakları ve on iki yıldır elimi bile sürmediğim bir rozet vardı. Emekli olmadan önce, cumhuriyet başsavcılığında adli dolandırıcılık müfettişi olarak çalışmıştım. Murat gibi adamlar bana daha önce de gülümsemişti. Ama sonrasında hiç gülümseyemediler. Masanın üzerine bir klasör koydum. Etiketinde, siyah mürekkeple Murat'ın tam adı yazılıydı. Zeynep sessizce ona baktı. Kızıma baktım ve sessizce şöyle dedim: "Seni sokağa değil, benim kapımın eşiğine bırakmalıydı."….Ertesi sabah en iyi füme takım elbisemi giydim ve Murat'ın kendine o lüks yeni hayatı satın aldığı cam kuleye doğru arabamı sürdüm. Bina, şehrin üzerinde bir bıçağın sırtı gibi yükseliyordu. Kır saçlı bir resepsiyon görevlisi beni hemen durdurdu. "Yalnızca bina sakinleri girebilir, beyefendi." Ona bir kartvizit uzattım. Karta baktı, sonra başını kaldırıp bana döndü. İfadesi anında değişti. "Kemal Bey?" "Murat Yılmaz'a kayınpederinin geldiğini söyle." Görevli telefonu kaldırmadan önce bir an tereddüt etti. "Elbette." Birkaç dakika sonra asansör yirmi sekizinci kata açıldı. Mermer zeminler. Altın yaldızlı lambalar. İthal çiçeklerin kokusu. Koridorun en ucundaki çift kanatlı kapı yavaşça açıldı. Murat orada, ipek sabahlığıyla yalınayak duruyordu; bronzlaşmış, bakımlıydı ve eve dönmek için kendini sürükleyen yaşlı bir köpeğe eğlenerek bakan bir adam gibi gülümsüyordu.