Ben kayıp oğlunuzun kızıyım

İlk satırları okurken Elif sessizce konuştu, sanki yazılanları ezbere biliyordu. — Dedem, dedi. Mehmet dedem. O dükkânı satın alabilmek için bir tefeciden borç almış. Üç milyon. Size söylememiş. Gururuna yedirememiş. Faiz büyümüş, büyümüş… o adamlar restoranı da, evi de, kasadaki parayı da almaya geliyorlardı. Hepsini. Dedem köşeye sıkışmış. Bir gece babama anlatmış, ağlamış. Babam da o gece bir karar vermiş. Tefeci. Mehmet’in Sofrası’nın temiz, gururlu adı. Mahallenin sevdiği, herkesin “ne dürüst adamdı” dediği kocam. O dükkânı bize helal lokma yedirsin diye almak istediğini sandığım adam. Bir tefeciden borç almıştı. Ve bunu yirmi üç yıl bana söylememişti. Ölerek söylememişti. — Babam parayı kasadan o yüzden almış, dedi Elif. Adamlar gelmeden önce. Ki onlar el koyamasın. Sonra parayı alıp ortadan kaybolmuş, ki o adamlar “parayı oğul aldı, oğul kaçtı” desinler ve peşine düşsünler. Sizin değil. Babamın. Babam kendini yem yaptı anneanne. Sizi ve dedemi kurtarmak için kendini hırsız ilan etti. Boğazıma bir şey tıkandı. Yutkunamadım. — Peki neden hiç dönmedi? — dedim. — Tehlike geçtiyse, neden bir kere olsun dönmedi? Elif’in gözleri doldu. Ve bana o cümleyi söyledi. O cümle benim kemiklerime kadar işledi, çünkü hem zalimceydi hem de doğruydu: — Çünkü babam, o adamlar onu izlerken eve dönerse, sizi bulurlar diye korktu. Yıllarca korktu. Sonra korku bitti ama… siz bitmediniz anneanne. Babam, “annem beni öldü bilsin daha iyi” dedi. “Hırsız bir oğul, anneanneni en azından nefretiyle ayakta tutar. Gerçek onu yıkar.” Yani oğlum, beni nefretimle ayakta tutmak için, kendi adını bana çürüttü. Orada, o depoda, dizlerimin üstüne çöktüm. Yetmiş yaşına gelmiş bir kadın, tozun içinde, oğlunun el yazısını göğsüne bastırarak. Ama beni asıl yıkan, gerçeğin kendisi değildi. Beni yıkan şuydu: ben bu gerçeği öğrenince ilk hissettiğim şey acı değildi. İlk hissettiğim şey korkuydu. Çünkü eğer Murat masumsa, eğer Mehmet borçluysa, eğer hikâye buysa — o zaman ben yirmi üç yıldır yanlış adamın arkasından ağlamışım. Temiz sandığım Mehmet’in mezarına gidip “sen ne dürüsttün” demişim. Hırsız sandığım Murat’a ise bir mezar taşı bile kondurmamışım. Ve ben, o depoda, kararımı orada verdim. Elif henüz son sözünü söylememişken. Dosyayı kapattım. Murat’ın mektuplarını, tefecinin senetlerini, Mehmet’in borç kâğıtlarını — hepsini bir kenara ayırdım. Çantamdan çakmağı çıkardım. Yetmiş yaşında bir kadının çantasında neden çakmak vardı, sormayın. Belki içimde bir yerde, oraya bir şeyleri yakmaya gittiğimi zaten biliyordum. — Anneanne, ne yapıyorsunuz? — dedi Elif.
Copyright © 2015. All Rights Reserved.