DARÜLACEZEDE TANIŞTIĞIM ÖLMEK ÜZERE OLAN BİR ADAMIN KIZIYMIŞIM GİBİ DAVRANDIM

İki yıl önce annemi kaybettikten sonra İstanbul’daki küçük bir palyatif bakım merkezinde gönüllü olarak çalışmaya başladım. Orada Turgay ile tanıştım. Elli dokuz yaşındaydı. Merkezde kalan diğer hastaların çoğunun onları ziyarete gelen çocukları, eşleri ya da yakınları vardı. Turgay’ın ise hiç kimsesi yoktu. Bu yüzden zaman buldukça odasına uğramaya başladım. Bir süre sonra benim geleceğim saatleri bekleyen biri hâline geldi. Ona sevdiği kahveyi getiriyor, gönüllü çalışma saatim bittikten sonra bile yanında kalıyor ve hayatı boyunca yapamadığı şeyleri anlatmasını dinliyordum. Bir akşam elimi tuttu. “Son bir isteğim var,” dedi. “Ben gidene kadar kızım gibi davranmanı istiyorum. Kulağa tuhaf geldiğini biliyorum ama hayat beni kızım daha doğmadan ondan ayırdı.” Söyledikleri içimde hiç beklemediğim bir yere dokundu. Beni de annem tek başına büyütmüştü. Babam ben doğmadan önce bizi terk etmişti. Onun hakkında hiçbir şey bilmiyordum. Adını bile… Normalde Turgay’ın isteğini garip bulmam gerekirdi. Ama bunun yerine ona acıdım. Gülümsedim. “O zaman merhaba baba,” dedim. Turgay yıllardır ilk kez gerçekten mutlu olmuş gibi kahkaha attı. Sonraki altı hafta boyunca neredeyse hiç ayrılmadık. Onu tekerlekli sandalyesiyle bakım merkezinin bahçesinde gezdirdim. Eskiden sık sık gittiğini söylediği küçük bir lokantaya götürdüm. Bir gün de doktorların izniyle İstanbul’dan çıkıp deniz kenarına gittik. Ayakkabılarını çıkardı. Ayaklarını kuma bastı ve uzun süre hiçbir şey söylemeden denizi izledi. Yabancılar kim olduğumu sorduğunda yüzünde hep aynı gururlu ifade beliriyordu. “Kızım,” diyordu. Çoğu insanın aramızdaki bağı anlayamayacağını biliyordum. Ama yıllar sonra ilk defa birinin beni gerçekten önemsediğini hissediyordum. Belki de bu yüzden hayatımın en huzurlu haftalarıydı. Geçen hafta Turgay uykusunda sessizce hayatını kaybetti. Cenazesinden bir gün sonra hiç tanımadığım bir adam beni bakım merkezinin çıkışında durdurdu. Kendisini Turgay’ın avukatı olarak tanıttı. Daha merhaba bile demeden yüzüme baktı. “Onun kurduğu tuzağın tam ortasına kendi ayağınla girdin,” dedi. Olduğum yerde kaldım. Sonra elindeki küçük ahşap kutuyu bana uzattı. Parmaklarım titremeye başladı. Avukat sesini alçalttı. “Turgay o bakım merkezini tesadüfen seçmedi. Senin orada gönüllü çalıştığını biliyordu.” Nefesim kesildi. “Ne demek istiyorsunuz?” Adam birkaç saniye sustu. “Çünkü seni yaklaşık yirmi yıldır arıyordu.” Kutuyu neredeyse elimden düşürüyordum. Avukat devam etti. “Ama bana gerçeği yalnızca öldükten sonra anlatacağıma dair söz verdirdi.” Ardından koridordaki boş sandalyeyi gösterdi. “Bence otursanız iyi olur.” Kutunun kapağını açtığımda en üstte sararmış eski bir fotoğraf vardı. Fotoğraftaki genç kadını gördüğüm anda kalbim duracak gibi oldu.Çünkü o kadın annemdi. Ama asıl korkutucu olan, fotoğrafın arkasında Turgay’ın el yazısıyla yazılmış yalnızca dört kelimeydi… “Kızımız gerçeği bilmemeli.”“Kızımız gerçeği bilmemeli.” O dört kelimeyi bir kez daha okudum. Sonra bir kez daha. Ama harfler değişmedi. Fotoğrafın arkasında gerçekten de Turgay’ın el yazısıyla yazılmıştı. Kızımız. Başımı yavaşça kaldırıp avukata baktım. “Bu ne demek?” Sesim bana ait değilmiş gibi çıkmıştı. Avukat, karşımdaki sandalyeye oturdu. Çantasını dizlerinin üzerine koydu ama hemen konuşmadı. Sanki söyleyeceği her kelimeyi yıllardır içinde taşıyormuş gibi ağır bir nefes aldı. “Adım Selçuk Arısoy,” dedi. “Turgay Bey’in yirmi üç yıldır avukatlığını yapıyordum.” “Ben avukatlığını sormuyorum.” Sesim istemeden yükseldi.“Fotoğraftaki kadın annem. Arkasında da ‘kızımız’ yazıyor. Bana bunun ne anlama geldiğini söyleyin.” Selçuk Bey gözlerini kaçırdı. Sonra çantasından ince, kahverengi bir dosya çıkardı. Dosyanın üzerinde annemin adı vardı. Neriman Aksoy. Ellerim buz kesti. “Annenizle Turgay Bey yaklaşık otuz yıl önce tanışmış.” Boğazım düğümlendi. “Hayır.” “Evet.” “Annem bana babamın bizi terk ettiğini söyledi.” “Anneniz size yalan söylemedi.” Kaşlarımı çattım. Selçuk Bey devam etti. “Sadece gerçeğin tamamını söylemedi.” O anda içimde büyüyen öfkenin kime ait olduğunu bilmiyordum. Anneme mi? Turgay’a mı? Yoksa yıllarca hiçbir şey bilmeden yaşayan kendime mi? Dosyayı açtı. İçinden eski mektuplar, birkaç hastane kaydı ve bir mahkeme tutanağı çıktı. “Anneniz hamile kaldığında Turgay Bey evliydi.” Bir an dünya sessizleşti. “Ne?” “Evliliği zaten bitmek üzereymiş ama resmî olarak hâlâ devam ediyormuş. Ailesi oldukça varlıklıymış. Özellikle babası çok baskıcı biriymiş.” Kalbimin hızlandığını hissediyordum. “Devam edin.” “Turgay Bey annenizle yeni bir hayat kurmak istemiş. Ama ailesi bunu öğrenince büyük bir kavga çıkmış. Annenize para teklif etmişler. Şehri terk etmesini istemişler.” “Annem kabul etmemiştir.” Selçuk Bey başını salladı. “Etmemiş.” İçimde istemsizce küçük bir gurur yükseldi. “Sonra?” “Sonrası daha kötü.” Masanın üzerine eski bir gazete kupürü koydu. Başlıkta yıllar önce meydana gelen bir trafik kazasından söz ediliyordu.
Copyright © 2015. All Rights Reserved.